TÜRKİYE'NİN DEĞİŞMEYEN, DEĞİŞEMEYEN SOLU!
Hüseyin Alpay

Hüseyin Alpay

BAŞYAZI

TÜRKİYE'NİN DEĞİŞMEYEN, DEĞİŞEMEYEN SOLU!

19 Eylül 2019 - 11:07

Tam 10 yıl önce “Cemevi ile Cami arasında köprü olmak” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Geçtiğimiz gün arşivimi karıştırırken yeniden rastladım o yazıma. Geçen 10 yıl içerisinde yazıda bahsi geçen Türk solunun işlevine ve topluma bakışına dair hiçbir şeyin değişmediğini görmek çok üzücü. Oysa bu ülkede “emekten ve insan haklarından yana” politika üreterek, yurttaşların gerçek anlamda sorunlarına çözüm üretmesi gereken sol partilerin,halktan uzak kalmaları neticesinde geldikleri noktayı sorgulamaları beklenirdi.

 

Bunu yapmadıkları gibi, inatla toplumsal değerleri yok sayarak politika sahnesinde yer almayı sürdürüyorlar. Halkın önem verdiği konularda rasyonellikten uzak, sadece Avrupa Sosyal Demokrat partilerine özgü spesifik yöntemlerle tabana seslenen sol partilerin yaşadığı açmaz, bugünün de meselesi olmaya devam ediyor. Tam da bu noktada, bu mevzuyu kaleme aldığım ve 10 yıl önce yayımladığım yazıyı, yeniden okumak ve okutmak ihtiyacı hissettim. İşte, o yazım:

 

Cemevi ile Cami arasında köprü olmak      

 

Ülkemizde ‘sol’ dünya görüşünü temsil ettiği iddiasında olan siyasi partilere baktığımızda, ‘sol’ kavramını değişik versiyonlarda tarif ederek, bir program dahilinde uygulamayı amaçladıkları gözlemlenmektedir. TKP’den Vatan Partisi’ne, EMEP’ ten ÖDP’ye, DSP’den CHP’ye varana değin birtakım partilerin programlarını daha çok ‘emek odaklı’ görebiliriz. Bu saydığım partilerin hemen hepsi, ‘gerçek sol’ programın kendilerinde olduğunu iddia etmekle kalmayıp, birbirlerini de ‘gerçek sol olmamakla’ suçlayabiliyorlar.

 

Çok partili siyasal yaşama geçtiğimiz 1946 yılından bugüne değin, aslında bir sol parti olarak kurulmayan, ancak 70’li yıllarda Bülent Ecevit’in dünyadaki sol yükselişe paralel olarak adını ‘ortanın solu’ olarak koyduğu anlayışla ‘sol kulvara’ soktuğu CHP, ‘sol’ siyaseti Türkiye’de ‘tek başına iktidara’ getirmeye çabalamış, ancak bunda başarılı olamamıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kesintiye uğrayan demokrasimizde, CHPde diğer partiler gibi kapatılmış, sırasıyla kurulan DSP ve SHP’de ‘tek başlarına’ iktidar koltuğuna oturamamışlar, ancak koalisyonlarla iktidara gelebilmişlerdir.

 

‘Hakları gerçek anlamda verilmeyen’ milyonlarca emekçinin yaşadığı Türkiye’de solun tek başına iktidara gelemeyişinin birçok sosyolojik nedenleri vardır. Bu nedenlerin başında Türk solunun, bu ülkenin ‘değerleriyle’ olan çelişik durumudur; binlerce yıllık devlet kurma geleneğine sahip bir halkın, tarihsel ve dinsel algılayışlarına ters düşecek politikalarıyla sol partiler, bugünkü başarısızlıklarının temelini hazırlamışlardır.

 

Türkiye solunun bu ülkenin topraklarına ‘ayaklarını basmadığı’ sürece, iktidar olma şansı yoktur; ‘bu topraklara ayağını basabilen sol’, halkının tarihsel ve dinsel inançlarına sonuna kadar saygılı, statükodan yana değil, yenilikçi ve özgürlükçü bir anlayışı temsil eder ki bu da çağdaş ve yerlisosyal demokrat bir sol anlayışın adıdır.

 

Halkının değerleriyle barışık olmayan bir sol anlayışın çok partili siyasi yaşama geçtiğimiz günden beri başarılı olmadığına tanık olan bir milletiz. O halde yeni ve çağdaş politikalar çerçevesinde, solu sadece Cem evlerine sığdırmanın kimseye bir fayda getirmediği görülmelidir.Bu anlayışın, solun karşı cenaha yönelik en büyük eleştirisi olan, sağ partilerin Camileri ve dini kullandıkları iddiasına, “karşı” bir dayanak oluşmasına da neden olduğu artık anlaşılmalıdır.  Bu dayanakları işlevsiz hale getirmenin yolu, solda siyaset yapan politikacıların dini hassasiyetler doğrultusunda hareket ederek, toplumun değerlerini dışlamadan siyaset yapmalarından geçmektedir.

 

Bu bağlamda, Bülent Ecevit’in “inançlara saygılı laiklik” diye tanımladığı, çağdaş bir laiklik anlayışını DSP dışında CHP’de mutlaka gündemine almalıdır. DSP programında yer alan, “Dinine olduğu kadar demokrasiye de bağlı olan halkımıza, Türkiye’nin kendine özgü koşulları içinde laiklikle demokrasinin birbirinden ayrılmayacağı” vurgusu oldukça önemlidir. Demokrasi ve laiklik vurgusu, çağdaş bir Sol parti programının ön şartıdır.

 

Benim algıladığım ‘sol’,Cemevi ile Cami arasında bir köprüdür;hem saz çalıp semah döneceğiz hem de ezan sesine kulak verip ‘ilahi çağrıya’ kulak vereceğiz. Bu ülkede milyonlarca insanın bin yıldır süregelen değerlerine kulak tıkayarak siyaset yapmanın adı ‘sol’ değil, olsa olsa ‘faşizm’dir.  Bütün inanç değerlerine eşit uzaklıkta, çağdaş, laik ve toplumun değerlerine sonuna kadar saygılı bir sol anlayışı bu ülke insanına sunduğumuzda, solun iktidarı önünde hiçbir engel kalmayacaktır. Yeter ki dar kalıpların ardına sığınmaktan vazgeçelim ve gözümüzün önünden hızla akıp giden hayatın gerçeklerine bir an evvel dönelim.

 

Öte yandan, Alevi yurttaşlarımızın en önemli taleplerinden biri olan cemevlerinin ibadethane sayılması talebi de mutlaka dikkate alınmalı, bu makul talep yaşama geçirilmelidir.

 

Alevi yurttaşlarımızın sorunları yanı sıra, Camilerdeki din görevlilerinin de çözüm bekleyen sorunları bulunmaktadır. İmam hatiplerin özlük sorunları başta olmak üzere görev yaptıkları yerlerde yaşadıkları ekonomik sıkıntılar bilinen gerçeklerdir.  Tüm bu sorunları ortaya koyup çözüm önerileri sunmak bütün siyasi partilerin görevidir. Hatta sol partilerce bu konu gündeme getirilse, düşünün toplumsal uzlaşı adına yaşanılacak memnuniyeti! TBMM’de sağlanacak bir uzlaşı ortamının, kamplaştığı iddia edilen toplumun nefes almasını sağlayacağını, bilmem görebilecekler midir siyasetçilerimiz…

 

Kısaca anlatmaya çalıştığım bu ‘sol’ anlayış, aynı zamanda bu ülkenin de kurtuluşu olabilecektir ki, bu anlayışın diğer adı da ‘Anadolu Solu’dur. ‘Anadolu solu’nun kökeni Şeyh Edebali’lere, Yunus Emre’lere, Pir Sultan’lara, Necip Fazıl’lara, Nazım Hikmet’lere dayanmalıdır ki, ortaya bir ‘sentez’ çıksın ve toplumun bütün kesimleri bu sol hareketi benimseyebilsin. Çünkü solun temelinde yatan ‘eşit, özgür ve barış’ içinde yaşayan bir toplum, ancak bu değerlerin senteziyle mümkündür; iktidara gelebilmenin yolu da bu sentezi yaşama geçirmekle bulunabilir.

 

Cemevi ile Cami arasında köprü olmak, aslında demokrat olmanın ilk koşuludur. Önce demokrat olmayı başardığımızda, ardından “sosyal demokrat” ve “muhafazakâr demokrat” olmayı başarabiliriz.

 

Bu gerçekle yüzleşmeye cesareti olanlar, Türkiye’nin aydınlık geleceğinin de mimarları olacaklardır.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar