İletişim, çoğu zaman bilgi alışverişi olarak tanımlanır. Oysa hakiki iletişim, bundan çok daha derin bir anlam taşır. İletişim; gönül diliyle, aklın rehberliğinde, duygu ve düşünceleri incitmeden karşı tarafa ulaştırabilme sanatıdır. İnsan, yalnızca söylediği sözlerden değil; o sözleri hangi niyetle, hangi üslupla ve hangi zamanda söylediğinden de sorumludur.
Bir söz, aynı anlamı taşımasına rağmen iki farklı gönülde iki farklı tesir bırakabilir. Çünkü insanlar önce kelimeyi değil, kelimenin taşıdığı niyeti hissederler. Niyet temizse söz gönle dokunur; niyet kirlenmişse en doğru cümle bile yaralayıcı olabilir.
Toplum içinde yaşamanın en önemli şartlarından biri, düşünerek konuşmayı öğrenmektir. Ne yazık ki modern dünyanın en büyük iletişim problemlerinden biri, insanların konuşmayı öğrenip susma durağında dinleme modunda bekleyememesidir. Herkes anlatmak istemekte, fakat çok az insan anlamaya çalışmaktadır.
Belki de insanları iki gruba ayırmak mümkündür.
Birinci grup, konuştuktan sonra düşünenlerdir. Onların pişmanlığı, sözlerinden sonra başlar. "Keşke söylemeseydim." cümlesi onların en sık kurduğu cümledir.
İkinci grup ise düşündükten sonra konuşanlardır. Onlar kelimelerini önce vicdanlarında tartar, sonra akıllarında değerlendirir, ardından gönüllerinden geçirerek dile getirirler. İşte hikmetli sözlerin sahipleri bu insanlardır.
Konuşmak kolaydır; fakat doğru konuşmak emek ister. Güzel konuşmak ise yalnızca bilgiyle değil, ahlâkla mümkündür.
Fil Teorisi…
Yıllardır iletişim üzerine düşündüğümde zihnimde hep aynı benzetmeyi canlandırdım. Buna kendi içimde "Fil Teorisi" adını verdim.
İşçi olarak çalıştırılan hayvanların bulunduğu bir şehri hayal ettim.
Siz karşıdaki züccaciye dükkânından altı ince belli çay bardağı almak istiyorsunuz. Elinizin altında birçok hayvan bulunmasına rağmen bu işi yapmak için bir fili görevlendiriyorsunuz.
Fil kötü niyetli değildir.
Görevini yerine getirmek istemektedir.
Fakat dükkândan çıktığında raflar devrilmiş, camlar kırılmış, porselenler paramparça olmuş, dükkân adeta savaş alanına dönmüştür.
Komşumuz bize kırgın üzgün bir ifadeyle dönüp şöyle derse ;
"Sen bardak almak mı istedin, yoksa dükkânımı yıkmak mı? Bir kuğu ya da bir ördek gönderseydin, bir ceylan gönderseydin, küçük ve zarif bir hayvan gönderseydin. Maksadına zarar vermeden ulaşırdın be kardeşim"
Maksadımızın yalnızca o bardağa ulaşmak olduğundan hiçbir şüphemiz yok. Gelgelelim, niyetler eyleme dönüşmeden önce tercih edilen yol, yöntem ve araçlar da en az o niyet kadar kıymetli ve önemlidir.
İşte kelimelerimiz de böyledir.
Biz her gün insanların kalbine kelimeler gönderiyoruz.
Kimi zaman doğruları söylüyoruz; fakat doğruları fil gibi gönderiyoruz.
Sesimiz yüksek…
Üslubumuz sert…
Bakışımız küçümseyici…
Cümlelerimiz kırıcı…
Haklı olduğumuzu zannederken gönülleri harap ediyoruz.
Sonra da şaşırıyoruz:
"Neden bana küstü?"
"Neden uzaklaştı?"
"Neden beni anlamadı?"
Belki de sorun söylediğimiz hakikatte değil; hakikati taşıyan kelimelerin ağırlığındaydı.
Çünkü her hakikat, her üslupla söylenmez.
Kelimelerin Ağırlığı
Bir mimar, bina yaparken hangi taşı nereye koyacağını hesaplar.
Bir cerrah, neşteri nereye vuracağını bilir.
Bir kuyumcu, altını işlerken milim şaşmaz.
Öyleyse gönüllere dokunan insan neden kelimelerini gelişigüzel kullansın?
Bazı insanlar cümle kurmaz; mermi atar.
Bazıları konuşmaz, adeta hüküm verir ya da muhatabını galebe çalmak için monolog bir iletişime geçer.
Ve en önemlisi bazılarımız dinlemez; yalnızca cevap hazırlamaya çalışır.
İşte iletişimin yıkıldığı yer tam da burasıdır.
Çünkü insanın kulağı duyduğu sözü unutabilir; fakat kalbi hissettiği incinmeyi kolay kolay unutmaz.
Bir çocuk, yıllarca anne babasının söylediği kırıcı tek bir cümleyi içinde taşır.
Bir öğrenci, öğretmeninin küçümseyici bir sözünü ömrü boyunca hatırlar.
Bir eş, yıllar önce duyduğu bir hakareti hiçbir zaman tamamen silemeyebilir.
Demek ki kelimeler ses değildir.
Kelimeler kaderdir.
Bazen bir cümle insanın hayat yönünü değiştirir.
Bazen tek bir söz insanı hayata bağlar.
Bazen de tek bir cümle insanın bütün cesaretini söndürür.
Gönül Süzgeci
Konuşmadan önce akıl süzgeci gerekir.
Fakat yalnızca akıl yetmez.
Bir de gönül süzgeci gerekir.
Kendimize şu soruları sormalıyız:
Bu söz doğru mu?
Doğruysa gerekli mi?
Gerekliyse şimdi söylenmeli mi?
Şimdi söylenecekse hangi üslupla söylenmeli?
Karşımdaki bunu nasıl anlayacak?
Bu söz gönül yapacak mı, gönül mü yıkacak?
İşte bu sorular insanı hikmete yaklaştırır.
Çünkü hikmet, sadece doğruyu bilmek değildir.
Doğruyu, doğru zamanda, doğru kişiye, doğru yöntemle ulaştırabilmektir.
Bilgi Değil, Hasbilik
Günümüzde insanlar bilgiyi elde etme ve bilgiye ulaşma bakımından oldukça zengin olabilirler fakat gönül bakımından baktığımızda aynı zenginliği göremiyoruz.
Bilgi arttıkça tevazu da artmalıdır.
Aksi hâlde bilgi, insanı olgunlaştırmaz; kibirlendirir.
Bilgiyle üstünlük kurmaya çalışma yerine, bilginin irfan şerbetini ikram etmeliyiz.
Bilgisiyle gönül kazananlar ise azdır.
Gerçek iletişim, karşı tarafı susturmak değil; onu anlamaktır.
Haklı çıkmak değil, hakikati birlikte bulabilmektir.
Kazanan taraf olmak değil, iki gönlü de kazançlı çıkarmaktır.
İşte buna hasbilik denir.
Gönül Bir Emanettir…
Tasavvuf büyükleri gönlü sıradan bir organ olarak görmemişlerdir.
Onlara göre gönül, ilâhî tecellilerin mekânıdır.
Bu yüzden "Gönül yıkmak" sadece bir insanı üzmek değildir.
Bir emanete zarar vermektir.
Bir gönle girmek, bir eve girmek gibi değildir; kapısını çalmadan girilmez.
Medeniyetimizin o zarif kapı tokmaklarını yeri gelmişken iki satırla değinmeden geçemedim ... Eski evlerde kapıda iki adet tokmak bulunurdu: Biri tiz, diğeri tok ses çıkarırdı. Eğer tiz sesli olan çalınırsa kapıda bir kadın misafir olduğu anlaşılır; tok sesli olan çalınırsa gelenin bir erkek misafir olduğu bilinirdi. Ev halkı da hazırlığını ona göre yapar, misafirini öyle ağırlardı. Bu vesileyle, nezaket ehli bir medeniyetin zarafetini yeniden hatırlatmak istedim.
Osmanlı'da kapı, "mahremiyetin sınırı" olarak kabul edildiği için, o sınıra dokunan ilk alet olan tokmağın bu denli incelikle tasarlanması, o dönem insanının insana ve hayata verdiği değerin en somut göstergesidir.
İşte kelimelerin seçimi ve üslup da bir kapı tokmağındaki o kadim zarafet ile nezaketi örnek almalıdır.
Ayakkabıyla girilmez.
Gürültüyle girilmez.
Kibirle girilmez.
Oraya ancak tevazu ile girilir.
Nezaketle girilir.
Merhametle girilir.
Çünkü gönül, güç gösterisinin değil; zarafetin makamıdır.
Hayat, aslında her gün gönüller arasında yaptığımız bir yolculuktan ibarettir. Her sabah onlarca insanın kalbine kelimelerimizle uğrarız; ancak o kelimeler, başkalarına ulaşmadan önce kendi kalbimize uğramalı ve oradan onay almalıdır.
Ailemizin…
Dostlarımızın…
Komşularımızın…
İş arkadaşlarımızın…
Çocuklarımızın…
Öğrencilerimizin…
Esnafın…
Yol arkadaşlarımızın…
Ve şunu kendime soruyorum, düşünüyorum ve sorguluyorum.
Bugün onların gönlüne ne göndereceğiz?
Bir fil mi?
Yoksa zarif bir kuğu mu?
Kırıcı bir cümle mi?
Yoksa umut veren bir söz mü?
Unutmayalım ki insan, konuştuğu kelimelerin aynasında görünür.
Kelimelerimiz karakterimizin elçileridir.
Onlar nereye giderse biz de oraya gideriz.
Öyleyse gönüllere fil göndermeyelim.
Kelimelerimizi aklın terazisinde tartalım, vicdanın süzgecinden geçirelim ve gönlün inceliğiyle yola çıkaralım.
Çünkü bazen bir kelime bir ömrü yıkar; bazen de tek bir güzel söz, yıkılmış bir ömrü yeniden ayağa kaldırır.
İletişimin en yüksek mertebesi, doğru ile hakikat arasında seçim yapabilme becerisidir. Konuşma, bir hakikati ifade etme sanatına dönüşebilmelidir. İşte insanı insan kılan dil de, medeniyeti medeniyet yapan iletişim de budur.
Bunların ne kadarını yapabiliyoruz ki? Evet, sessizce bunu düşünüyor ve hak vermiyor değilim… Hani karıncanın, Nemrut’un yaktığı ateşi söndürmek ve Hz. İbrahim’in yanında safını belli etmek için yola çıktığında söylediği o sözü kendime hatırlatmak isterim;
“Suyu taşırken en azından tarafım belli olsun.” Ben de bu hikmet yolculuğuna bir damla suyla katkıda bulunmak, bu yolda tarafımı belli etmek istedim.
İlhan Tatar İletişim Uzmanı