Türkiye’nin pek çok kentinde olduğu gibi Tokat’ta da son dönemde tartışılan bazı uygulamalar, yerel yönetimlerin temel varlık nedenini yeniden hatırlamayı gerektiriyor.
Kamu yararını korumak, hukuku uygulamak ve kent düzenini sürdürülebilir biçimde yönetmek. Bu üçlü sacayağı zedelendiğinde, yalnızca tekil ihlaller değil, bütün bir kent kültürü zarar görür.
Bir işletmenin gerekli izinleri almadan inşaat ya da tadilat yapması, yalnızca bir “usulsüzlük” değildir. Bu durum, şehircilik ilkelerinin, planlama disiplininin ve en önemlisi eşitlik ilkesinin ihlalidir. Çünkü kurallara uyan ile uymayan arasında farkın ortadan kalktığı bir düzende, hukuk caydırıcılığını kaybeder. Eğer yaptırım yalnızca idari para cezası ile sınırlı kalır ve bu ceza fiilen “ödenebilir bir bedel” olarak görülürse, ortaya fiili bir serbestlik çıkar: Kurala uymak yerine, ceza ödemeyi göze almak.
Oysa hukuk devleti, ihlalin “bedelini” değil, ihlalin “önlenmesini” esas alır. Bu noktada idarenin refleksi belirleyicidir. Denetim mekanizmasının varlığı tek başına yeterli değildir. Denetimin sonuç doğurması gerekir. Aksi halde denetim, yalnızca kayıt altına alınan bir prosedürden ibaret kalır. Bu da kamu otoritesinin ciddiyetine zarar verir.
Şehircilik pratiğinde temel ilke açıktır: Plan dışı ve ruhsatsız yapılaşma, yalnızca bireysel bir tercih değil, kamusal bir sorundur. Çünkü bu tür uygulamalar; kentsel estetiği bozar, altyapı kapasitesini zorlar, afet risklerini artırır, en önemlisi, hukuka olan güveni aşındırır.
Bu nedenle yaptırımların niteliği büyük önem taşır. Para cezası, çoğu zaman ilk aşama olabilir. Ancak ihlalin devam ettiği durumlarda daha güçlü ve doğrudan sonuç doğuran araçların devreye girmesi gerekir. Mühürleme, faaliyeti durdurma ve gerektiğinde yıkım gibi uygulamalar, yalnızca cezalandırma değil, kamu düzenini yeniden tesis etme araçlarıdır. Buradaki amaç cezalandırmak değil, hukuka uygunluğu sağlamaktır.
Hukukta ve idari yaptırımlarda temel amaç: ihlalin durdurulması; aykırı durumun büyümesini engellemek. eski hale getirme: hukuka aykırı inşaat veya tadilatın mühürlenmesi ve gerekirse yıkımı ile kuralın tesis edilmesi. Caydırıcılık: benzer ihlallerin yapılmasını önlemek. Bu bağlamda, yalnızca ceza kesip inşaat faaliyetine göz yummak, devletin otoritesini ve kurumların ciddiyetini zedeleyen bir uygulama olarak karşımıza çıkar.
Kamu yönetiminde en tehlikeli eşik, “alışkanlıkların hukukun önüne geçmesi” dir. Eğer kaçak uygulamalar yaygınlaşır ve yaptırımlar etkisiz kalırsa, bu durum zamanla normalleşir. Normalleşen her ihlal ise yeni ihlaller için zemin hazırlar. Bu bir zincirleme etkidir ve kırılması zorlaşır.
"Cezasını öder, istediğimi yaparım" anlayışı, kurallara uyan vatandaşların adalete olan inancını sarsar ve benzer yasa dışı uygulamalara zemin hazırlar. Kurumların bu tür durumlarda sergilediği refleks, toplumun geri kalanına doğrudan bir mesaj niteliği taşır.
Öte yandan mesele yalnızca yaptırım meselesi de değildir. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve eşit uygulama ilkeleri de en az yaptırımlar kadar belirleyicidir. Aynı durumlara farklı muamele yapılması, kamu vicdanında derin yaralar açar. Hukukun gücü, sadece sertliğinden değil, tutarlılığından gelir.
Sonuç olarak mesele, tekil bir yapı ya da işletme meselesi değil; bir yönetim anlayışı meselesidir. Kamu yararını önceleyen, hukuku istisnasız uygulayan ve caydırıcılığı esas alan bir yaklaşım, kentlerin sağlıklı gelişiminin ön koşuludur. Aksi durumda, kuralsızlığın maliyeti yalnızca bugünü değil, geleceği de ipotek altına alır.
Kentler, sadece binalardan değil; kurallardan, ilkelerden ve ortak vicdandan inşa edilir. Bu üç unsurdan biri eksildiğinde, geriye yalnızca fiziksel bir yığın kalır. Asıl mesele ise o yığının şehir olup olmadığıdır.