İran’ın bugün yeniden savaş içinde anılan bir ülke haline gelmesi, ani bir gelişmenin değil; yüzyıllara yayılan tarihsel bir sürecin sonucudur.
İran ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişki, yüzyıllar boyunca süren bir rekabet ve güç mücadelesi üzerine kuruluydu. Bu rekabetin asıl kırılma noktası, Safevîlerin İran’da On İki İmam Şiiliğini devlet mezhebi haline getirmesiyle ortaya çıktı. Bu adım yalnızca yeni bir hanedanlığın doğuşu değil, aynı zamanda farklı bir siyasal ve ideolojik kimliğin inşası anlamına geliyordu. Osmanlı ise kendisini Sünni dünyanın en büyük gücü ve İslam dünyasının merkezî otoritesi olarak konumlandırıyordu. Böylece mücadele, “hangi devlet daha güçlü?” sorusunun ötesine geçerek, “İslam dünyasının meşru merkezi kim olacak?” sorusuna dönüştü.
Osmanlı ile Safevî İran arasında yaklaşık 150 yıl süren savaşlar ve geçici dengeler, Kasr-ı Şirin Antlaşması ile daha kalıcı bir sınır ve dengeye kavuştu.
Kasr-ı Şirin Antlaşması, Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639 tarihinde , Osmanlı padişahı IV. Murad ile Safevî hükümdarı I. Abbas döneminde imzalanmış, Bağdat ve Irak bölgesi Osmanlı hâkimiyetine bırakılırken, İran coğrafyasının önemli merkezlerinden olan Azerbaycan ve Revan (Erivan) Safevîlerin kontrolünde kalmıştır. Bu sınır çizgisi büyük ölçüde doğal engeller üzerinden, özellikle dağlık hatlar dikkate alınarak belirlenmiş ve böylece iki devlet arasında sürekli değişen cephe savaşlarının yerini daha istikrarlı bir denge almıştır. Bu yönüyle Kasr-ı Şirin Antlaşması, yalnızca bir barış anlaşması değil, aynı zamanda coğrafyanın kaderini belirleyen stratejik bir sınır mutabakatıdır.
Bugünkü Türkiye–İran sınırının ana hatları da bu anlaşmayla şekillendi. Büyük ölçekli savaşların yerini kontrollü bir güç dengesi aldı.
Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde dengeler köklü biçimde değişti. Artık bölgesel güç mücadelesinin yerini küresel rekabet alıyordu. İran, bu yeni dönemde yalnızca bir aktör değil, aynı zamanda büyük güçlerin mücadele alanına dönüşüyordu.
Birleşik Krallık’ın küresel güç olarak yükseldiği dönem özellikle 18. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına kadar uzanır. Bu süreçte dünya tek kutuplu bir yapıdan çok uzaktı; aksine birden fazla büyük imparatorluğun aynı anda var olduğu ve birbirleriyle sürekli rekabet ettiği çok kutuplu bir güç dengesi hâkimdi. Örneğin Yedi Yıl Savaşları (1756–1763), Birleşik Krallık ile Fransa arasında küresel ölçekte yaşanan ilk büyük güç mücadelesi olarak kabul edilir ve İngiltere’nin denizaşırı üstünlüğünü pekiştirmiştir.
Bu dönemde kara imparatorlukları da hâlâ son derece güçlüydü. Osmanlı İmparatorluğu, 18. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar Balkanlar, Orta Doğu ve Anadolu’da etkisini sürdürmüş; özellikle 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya karşısında gerileme sürecine girmiştir. Buna karşılık Rus İmparatorluğu, 18. yüzyıl sonlarından itibaren hızla genişleyerek Kafkasya ve Orta Asya’ya doğru yayılmış ve 19. yüzyıl boyunca İngiltere ile Orta Asya üzerinde nüfuz mücadelesine girmiştir. Bu rekabet tarihe “Büyük Oyun” olarak geçmiştir; yani iki büyük gücün özellikle Afganistan, İran ve Orta Asya üzerinde hâkimiyet kurmak için yürüttüğü, doğrudan savaşlardan çok istihbarat faaliyetleri, diplomatik baskılar ve yerel yönetimler üzerinde kurulan nüfuzla şekillenen uzun soluklu bir güç mücadelesidir (yaklaşık 1813–1907).
Bu rekabetin en kritik merkezlerinden biri İran’dı. Birleşik Krallık, dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olarak Hindistan’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada etkiliydi ve bu nedenle İran’a olan ilgisi yalnızca ticari değildi; asıl mesele Hindistan’a giden yolların güvenliğiydi. İran, bu açıdan İngiltere için vazgeçilmez bir jeopolitik tampon bölgeydi. Öte yandan Rus İmparatorluğu güneye doğru genişleme stratejisi izliyor, Kafkasya ve Orta Asya’da ilerledikçe İran’ın kuzeyi hem askerî hem ekonomik açıdan kritik hale geliyordu. Böylece İran, kuzeyde Rusya’nın, güneyde ise İngiltere’nin baskısı altında kalan bir denge alanına dönüştü.
Bu kırılgan yapının arkasında ise Kaçar İran Hanedanı döneminin iç dinamikleri bulunuyordu. Kaçar yönetimi, güçlü bir merkezi devlet ve modern ekonomi kurmakta zorlanmış; tarıma dayalı gelir yapısı ve sınırlı sanayi nedeniyle dışa bağımlı hale gelmişti. Mali kaynak yetersizliği yüzünden sık sık dış borç alınmış, bunun karşılığında demiryolları, ticaret imtiyazları ve özellikle petrol gibi stratejik alanlarda yabancı devletlere geniş ayrıcalıklar tanınmıştır. Bu durum hem ekonomik bağımlılığı artırmış hem de devlet otoritesini zayıflatmıştır.
İran ile İngiltere arasındaki rekabetin en kritik başlıklarından biri Herat meselesiydi. İran, 1856 yılında Herat’ı ele geçirince Birleşik Krallık buna sert tepki verdi. İngiltere, bu hamleyi Hindistan’daki sömürge güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak değerlendirdi ve askerî müdahalede bulundu. Anglo-Persian War sırasında İngiliz donanması Basra Körfezi’ne girerek İran kıyılarını hedef aldı, kara birlikleri de cephe açtı. İran ordusu ise hem askerî hem teknolojik açıdan İngiltere karşısında zayıf kaldı ve kısa sürede geri çekilmek zorunda kaldı. 1857’de imzalanan Paris Antlaşması ile İran, Herat üzerindeki tüm hak iddialarından vazgeçti ve Afganistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Bu sonuç, İran’ın bölgedeki nüfuzunun ciddi şekilde zayıflamasına yol açtı ve İngiltere Hindistan’ın kuzeybatı güvenliğini sağlamış oldu.
Aynı yüzyılda Doğu’da yaşanan Afyon Savaşları ise küresel güç dengesinin nasıl kurulduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Bu savaşların temel nedeni, Birleşik Krallık’ın Çin ile yaptığı ticarette verdiği açığı kapatma isteğiydi. Çin, çay, ipek ve porselen gibi değerli ürünleri Avrupa’ya satıyor ancak karşılığında neredeyse hiçbir şey almıyordu. Bu dengesizlik karşısında İngiltere, Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e sokarak hem ticaret açığını kapatmayı hem de Çin pazarını zorla kendine bağımlı hale getirmeyi hedefledi. Çin yönetimi afyonu yasaklayıp imha edince, İngiltere bunu savaş bahanesi yaptı.
1839–1842 ve 1856–1860 yıllarında gerçekleşen bu savaşlarda Çin ağır yenilgiler aldı. Sonrasında imzalanan antlaşmalarla Çin limanlarını açmak zorunda kaldı, yabancılara geniş ticari ve hukuki ayrıcalıklar tanındı ve afyon ticareti dahi serbest bırakıldı. Böylece Çin, hukuken bağımsız kalsa da fiilen Batılı güçlerin ekonomik ve siyasi etkisi altına girdi.
Doğu’da Çing Hanedanı’nın yaşadığı bu süreç ile İran’ın Kaçar döneminde yaşadığı baskı arasında büyük benzerlikler vardır. Her iki devlet de doğrudan işgal edilmeden, ekonomik bağımlılık ve siyasi baskı yoluyla zayıflatılmıştır.
18. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına kadar uzanan bu dönem, yalnızca imparatorlukların savaş meydanlarında değil; ticaret, ekonomi ve stratejik coğrafyalar üzerinden de mücadele ettiği bir çağdır. Bu çok kutuplu yapı içerisinde İran ve Çin gibi devletler, doğrudan işgal edilmeden de nasıl dışa bağımlı hale getirilebildiklerinin en çarpıcı örnekleri olarak tarihteki yerini almıştır
19, yüzyılın sonlarından itibaren ise mücadele yeni bir boyuta taşındı. Artık askeri çatışmaların yerini ekonomik nüfuz aldı. İngiltere, İran’da bankacılık, ticaret ve enerji alanlarında etkisini artırırken, petrol üzerinden kurulan kontrol ilişkisi İran ekonomisinin dışa bağımlılığını derinleştirdi.
Sonuç olarak İran, bu süreçte ne tamamen işgal edilmiş bir ülke oldu ne de tam anlamıyla bağımsız kalabildi. Büyük güçlerin rekabeti içinde şekillenen, karar alanı daraltılmış bir devlet haline geldi. Bu tarihsel deneyim, İran’da modern dönemde gelişen dış müdahale karşıtı siyasi reflekslerin ve güçlü devlet vurgusunun temelini oluşturdu.
Bu rekabet sadece diplomasiyle sınırlı kalmadı; ekonomik imtiyazlar, borçlar, ulaşım hatları, bankerler, danışmanlar ve yerel saray siyaseti üzerinden de yürüdü. Kaçar İranı mali açıdan zayıftı ve dış borçlara, yabancı imtiyazlara ve dış desteğe açık hale gelmişti. Böylece iki büyük güç, İran devletinin zayıflığını kendi lehlerine kullandı. Bir yandan Rus kredileri ve kuzey ticareti etkili olurken, diğer yandan İngiltere ticaret, telgraf hatları, körfez bağlantıları ve daha sonra petrol üzerinden ağırlığını artırdı. Bu durum İran’ı askeri işgal kadar belirgin olmayan, ama egemenliğini aşındıran bir bağımlılık ilişkisine sürükledi.
Bu sürecin en dikkat çekici dönüm noktalarından biri, 1901 yılında verilen D’Arcy petrol imtiyazıdır. İngiliz girişimci William Knox D'Arcy, Britanya’nın siyasi desteğiyle İran’da çok geniş bir coğrafyada, yaklaşık 60 yıl süreyle petrol arama ve işletme hakkı elde etti. Bu imtiyaz, Rusya sınırına yakın bazı kuzey bölgeleri dışında neredeyse ülkenin tamamını kapsıyordu ve İran’ın yer altı kaynaklarının büyük ölçüde yabancı kontrolüne açılması anlamına geliyordu.
Büyük oyun’un İran’ı gerçek anlamda bir nüfuz alanına dönüştürdüğü en açık adım ise 1907 İngiliz-Rus Sözleşmesi idi. 1907 yılında imzalanan Anglo-Russian Convention ile resmiyet kazandı. Rusya ve Birleşik Krallık, İran’a danışmadan ülkeyi üç ayrı nüfuz bölgesine ayırdı ve böylece İran fiilen büyük güçlerin kontrol alanlarına bölünmüş oldu.
Anlaşmaya göre İran’ın kuzey bölgesi Rus nüfuz alanı olarak belirlendi. Bu bölge; Tebriz, Erdebil, Reşt, Meşhed ve Hazar Denizi kıyılarına yakın şehirleri kapsıyordu. Rusya, bu bölgede ticaret yollarını, bankacılığı ve askeri hareketliliği kontrol ederek İran’ın kuzeyinde güçlü bir siyasi ve ekonomik hâkimiyet kurdu.
Güneydoğu bölgesi ise İngiliz nüfuz alanı olarak ayrıldı. Bu alan; Basra Körfezi kıyıları, Buşehr, Bender Abbas, Kirman ve Sistan-Belucistan hattını içine alıyordu. İngiltere için bu bölge son derece kritikti çünkü hem Hindistan’a giden deniz ve kara yollarını güvence altına alıyor hem de ilerleyen yıllarda keşfedilecek petrol kaynakları açısından büyük önem taşıyordu.
İki güç arasında kalan orta bölge ise “tarafsız alan” olarak ilan edildi. Bu bölge; başkent Tahran, İsfahan, Şiraz ve ülkenin iç kesimlerini kapsıyordu. Kağıt üzerinde bağımsız gibi görünse de, bu alan gerçekte iki büyük güç arasında bir tampon bölge işlevi gördü ve İran’ın tam anlamıyla egemen bir devlet gibi hareket etmesini engelledi.
1908 yılında İran topraklarında petrolün bulunmasıyla birlikte bu imtiyazın değeri katlanarak arttı. Ardından 1909’da kurulan Anglo-Persian Oil Company ile İngiliz etkisi artık sadece ekonomik değil, kurumsal ve kalıcı bir yapıya dönüştü. Bu şirket aracılığıyla İran petrolü sistemli bir şekilde işletilmeye başlandı ve elde edilen gelirlerin büyük kısmı yabancı güçlerin kontrolünde kaldı.
Bu anlaşma, İran’ın siyasi bağımsızlığını ciddi şekilde zayıflattı. Ülke resmen işgal edilmemiş olsa da, fiilen iki büyük imparatorluğun etki alanına girmiş oldu. Bu durum, İran’ın kendi toprakları üzerinde söz sahibi olma gücünü azaltırken, dış müdahalelere açık bir yapıya sürüklenmesine neden oldu.
Kâğıt üzerinde İran’ın egemenliği tanınıyor görünüyordu; fakat fiiliyatta ülkenin dış siyaseti ve hatta iç düzeni iki yabancı gücün mutabakatına bağlanmış oldu. Yani İran resmen bağımsız kaldı, ama pratikte paylaşılmış etki sahaları içinde hareket etmeye zorlandı. Bu yüzden tarihçiler 1907’yi İran egemenliği açısından büyük bir kırılma anı sayar.
Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme dönemi hızlanırken, Ortadoğu’nun siyasi haritası da köklü biçimde değişmeye başladı. Bu süreç tek bir olayla değil, yaklaşık bir asra yayılan savaşlar, anlaşmalar ve dış müdahalelerle şekillendi.
19, yüzyıl, imparatorlukların yalnızca savaş meydanlarında değil, ekonomi üzerinden diz çöktürüldüğü bir çağdır. Bu dönemde güç artık sadece top ve tüfekle değil; ticaret anlaşmaları, borçlar ve imtiyazlarla kuruluyordu. Birleşik Krallık, Sanayi Devrimi’nin sağladığı üretim gücüyle bu yeni düzenin en büyük kurucularından biri haline geldi. Ürettiği malları satacak pazarlar bulmak ve bu pazarları kalıcı hale getirmek için yalnızca ticaret yapmadı; gerektiğinde siyaseti, diplomasiyi ve askeri gücü birlikte kullandı.
Bu stratejinin en açık örneklerinden biri Balta Limanı Ticaret Anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu üzerinde kurulan ekonomik düzendir. 1838’de imzalanan bu anlaşma ile Osmanlı pazarı İngiliz mallarına açılmış, yerli üretimi koruyan sistemler kaldırılmış ve Osmanlı ekonomisi dış rekabete karşı savunmasız bırakılmıştır. Bu bir işgal değildi; ancak sonuçları bir işgal kadar derindi. Çünkü ekonomik bağımsızlığını kaybeden bir devlet, siyasi kararlarını da özgürce veremez hale gelir.
Benzer bir süreç Doğu’da Afyon Savaşları ile Çing Hanedanı üzerinde yaşandı. İngiltere, Çin ile olan ticaret açığını kapatmak için afyonu bir araç olarak kullandı. Çin bunu yasaklayınca savaş başlattı ve kazandı. Sonuçta Çin limanlarını açmak, yabancılara ayrıcalıklar tanımak ve kendi ekonomisini dış müdahaleye açmak zorunda kaldı. Burada da açık bir gerçek ortaya çıktı: Ekonomik zorlamayla başlayan süreç, askeri müdahaleyle tamamlanmış ve bir imparatorluk fiilen bağımlı hale getirilmiştir.
Aynı yüzyılda İran’da Kaçar Hanedanı döneminde yaşananlar ise bu sürecin daha “sessiz” ama en az o kadar etkili bir versiyonudur. İran doğrudan işgal edilmedi; ancak borçlar, imtiyazlar ve dış baskılar yoluyla kontrol altına alındı. Birleşik Krallık ve Rus İmparatorluğu, İran’ın zayıf ekonomik yapısından faydalanarak demiryollarından ticarete, petrolden finans sistemine kadar birçok alanda nüfuz kurdu. Bu durum 1907 İngiliz-Rus Sözleşmesi ile açık bir paylaşım düzenine dönüştü.
Bütün bu örnekler bize aynı modeli gösterir: Önce ticaretle girilir, sonra ekonomik bağımlılık kurulur, ardından siyasi baskı başlar ve gerektiğinde askeri müdahale ile süreç tamamlanır. Osmanlı’da Balta Limanı ile başlayan ekonomik açılım, Çin’de afyon ticaretiyle zorlanan kapılar ve İran’da borçlar ile kurulan nüfuz… Hepsi aynı sistemin farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır.
Sonuç olarak 19. yüzyıl, klasik sömürgeciliğin ötesine geçen yeni bir hâkimiyet biçiminin doğduğu dönemdir. Bu düzende bir ülkenin işgal edilmesi şart değildir; ekonomisinin kontrol altına alınması yeterlidir. Osmanlı, Çin ve İran örnekleri, bir devletin toprakları elinde kalsa bile karar alma gücünü kaybettiğinde aslında ne kadar bağımlı hale gelebileceğini açıkça göstermektedir.
Aynı dönemde Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyeti de çözülmeye başladı. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması ile Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlıklarını kazandı; Bulgaristan ise özerk hale geldi. Bu gelişmeler, imparatorluğun Avrupa’daki topraklarını büyük ölçüde kaybettiğini gösteriyordu.
20,yüzyılın başına gelindiğinde ise asıl kırılma Ortadoğu coğrafyasında yaşandı. 1914’te Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle birlikte imparatorluk, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere büyük güçlerle doğrudan karşı karşıya geldi. Bu süreçte İngiltere, Arap coğrafyasında Osmanlı’ya karşı ayaklanmaları destekledi ve 1916’da Arap İsyanı başladı. Bu isyan, Hicaz bölgesinden başlayarak Şam’a kadar uzanan geniş bir alanda Osmanlı hâkimiyetini sarstı.
Aynı yıl, yani 1916’da İngiltere ile Fransa arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması, Ortadoğu’nun geleceğini belirleyen en kritik adımlardan biri oldu. Bu anlaşmaya göre Osmanlı toprakları paylaşılacak; Irak ve Filistin İngiliz etkisine, Suriye ve Lübnan ise Fransız etkisine bırakılacaktı. Böylece bölge, yerel halkın iradesi dışında, masa başında çizilen sınırlarla parçalanmaya başlandı.
Savaşın sona ermesiyle birlikte bu planlar fiilen uygulamaya konuldu. 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’ni neredeyse tamamen parçalamayı hedefliyordu. Bu antlaşmaya göre Anadolu’nun büyük bölümü işgal edilirken; Irak, Suriye, Filistin ve Hicaz gibi bölgeler Osmanlı’dan koparıldı. Her ne kadar Sevr Antlaşması uygulanamasa da, Ortadoğu’daki Osmanlı hâkimiyeti fiilen sona ermişti.
1920’li yıllarda ise yeni bir düzen kuruldu. Milletler Cemiyeti sistemi altında Ortadoğu toprakları manda yönetimlerine ayrıldı. Irak ve Filistin İngiltere’nin; Suriye ve Lübnan ise Fransa’nın kontrolüne verildi. Böylece bugünkü Ortadoğu sınırlarının temelleri atıldı. Bu sınırlar çoğu zaman etnik, dini ve kültürel gerçeklikler dikkate alınmadan çizildiği için, bölge uzun yıllar sürecek çatışmaların zeminine dönüştü.
Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, yalnızca bir devletin çöküşü değil; aynı zamanda Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinin başlangıcı oldu. 19. yüzyılın ekonomik bağımlılık süreciyle başlayan bu dönüşüm, I. Dünya Savaşı ve sonrasında yapılan anlaşmalarla tamamlandı. Ortaya çıkan yeni harita ise günümüzde hâlâ etkileri süren siyasi gerilimlerin, sınır tartışmalarının ve güç mücadelelerinin temelini oluşturdu.
Saygılarımla…
Doğa EKER
dogaeker@hotmail.com