Tokat’ta Sivas yolu hattında, kamuoyunda “Saklı Bahçe çevresi” olarak bilinen bölgede gündeme gelen imar planı değişikliği tartışmaları, aslında sıradan bir parsel düzenlemesi meselesi değildir. Bu tartışma; kent planlamasının temel sorularından birini yeniden önümüze koymaktadır: Bir şehir nasıl büyümelidir?
Bugün Türkiye’nin birçok kentinde benzer süreçler yaşanıyor. Önce belirli bölgelerde “istisnai” plan değişiklikleri yapılıyor, ardından bu müdahaleler zamanla yeni yapılaşma baskılarının önünü açıyor. Sonuçta şehirler, parçacıl kararlarla dönüşüyor. Oysa çağdaş şehircilik anlayışı, kentlerin yalnızca ekonomik değer üzerinden değil; ekolojik denge, sosyal yaşam kalitesi, ulaşım kapasitesi ve kamusal yarar perspektifiyle ele alınmasını zorunlu kılar.
Saklı Bahçe çevresindeki alanın kamuoyunda tartışma yaratmasının nedeni de tam olarak budur. Çünkü mesele yalnızca bir işletme ya da bir yatırım konusu değildir. Mesele, Tokat’ın gelecekte nasıl bir kent kimliği taşıyacağıdır.
Bir şehir plancısı açısından bakıldığında, böyle bir plan değişikliğinde sorulması gereken ilk soru şudur: Mevcut plan kararı neden değiştiriliyor?
Çünkü plan değişiklikleri keyfi müdahaleler değildir. İmar planları; nüfus projeksiyonları, ulaşım analizleri, altyapı kapasitesi, çevresel etkiler ve kamusal ihtiyaçlar dikkate alınarak hazırlanır. Eğer bugün o bölgede yeni bir fonksiyon öneriliyorsa — örneğin ticaret, konut ya da karma kullanım yoğunluğu artırılıyorsa — bunun teknik gerekçeleri kamuoyuna açık biçimde anlatılmalıdır.
Örneğin şu sorular hayati önem taşır:
- Yapı yoğunluğu artıyor mu?
- Bölgeye ne kadar ek nüfus ya da araç yükü gelecek?
- Yol kapasitesi bunu kaldırabilecek mi?
- Su, kanalizasyon ve enerji altyapısı yeterli mi?
- Bölgedeki yeşil doku korunuyor mu?
- Isı adası etkisi ve ekolojik kayıp hesaplandı mı?
- Plan değişikliği kamusal ihtiyaçtan mı doğuyor, yoksa parsel bazlı bir değer artışı mı üretiyor?
Bugün modern şehircilikte en büyük problemlerden biri, “parsel ölçeğinde planlama” anlayışının yaygınlaşmasıdır. Oysa kentler parça parça değil, bütüncül planlama ilkeleriyle yönetilmelidir. Aksi halde kısa vadeli ekonomik kazançlar uğruna uzun vadeli yaşam kalitesi kaybedilir.
Özellikle Tokat gibi doğal eşikleri, tarım alanları ve yeşil dokusu hâlâ belirli ölçüde korunabilmiş kentlerde bu konu daha da hassastır. Çünkü bir kez kaybedilen açık ve yeşil alanların geri kazanılması neredeyse imkânsızdır.
Burada belediye yönetimlerinin geliştirdiği savunmaları da anlamak gerekir. Şehirler elbette büyür. Yeni ticari alanlara, yeni yatırım bölgelerine ve kontrollü gelişim stratejilerine ihtiyaç duyulabilir. Plansız yapılaşma yerine planlı gelişim hedeflenmesi teknik olarak doğru bir yaklaşımdır. Ancak kritik mesele şudur: Bu büyüme hangi sınırlar içinde gerçekleşecek?
Çağdaş planlama yaklaşımı artık yalnızca “daha fazla yapılaşma” yı gelişme olarak görmüyor. Bugün dünyada yaşam kalitesi yüksek kentler; yeşil koridorlarını koruyan, kamusal açık alanlarını artıran, yaya erişimini güçlendiren ve ekolojik dengeyi gözeten şehirlerdir.
Çünkü kent dediğimiz şey yalnızca binalardan ibaret değildir. Kent; hafızadır, nefestir, sosyal ilişkidir, aidiyettir.
Bu nedenle Saklı Bahçe çevresindeki tartışmayı sadece teknik bir imar revizyonu olarak okumak eksik olur. Burada aslında üç büyük gerilim hattı çarpışıyor:
- Ekonomik büyüme ile çevresel koruma,
- Yapılaşma baskısı ile yaşam kalitesi,
- Özel yatırım beklentileri ile kamu yararı anlayışı.
Kamuoyunun kaygısı da tam olarak burada yoğunlaşıyor. İnsanlar yalnızca “bir yol mu açılacak? “neden açılacak?” “gastronomik değer ne olacak?” sorularını sormuyor. Asıl soru şu:
Tokat nasıl bir şehir olacak?
Daha yoğun, daha sert, daha betonlaşmış bir kent mi?
Yoksa açık alanlarını koruyabilen, nefes alabilen, insan ölçeğini kaybetmeyen bir şehir mi?
Şehircilik bilimi bize şunu söylüyor: Bir kentin geleceği, büyük kırılmalarla değil; küçük görünen plan kararlarının birikimiyle şekillenir.
Bugün verilen kararlar, yalnızca bugünü değil; Tokat’ın 20-30 yıl sonrasını da belirleyecektir.
Bu yüzden bu tartışmaların suçlamalarla, dayatmalarla, sloganlarla değil; şeffaf verilerle, teknik raporlarla, katılımcı süreçlerle ve gerçek kamu yararı perspektifiyle yürütülmesi gerekir.
Çünkü şehirler yalnızca üzerinde yaşadığımız alanlar değildir.
Şehirler, gelecek kuşaklara bıraktığımız ortak mirastır.