Çünkü kalkınma, bir sektörü diğerine tercih ederek değil; tarımı, sanayiyi, teknolojiyi ve lojistiği birbirini besleyen bir sistem hâline getirebilmekle mümkündür.
Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa, Hollanda, Çin ve Japonya'nın başarısının temelinde yalnızca güçlü sanayi değil; aynı zamanda güçlü, verimli ve stratejik bir tarım altyapısı bulunmaktadır.
Çünkü hiçbir ülke tarımı küçümseyerek zenginleşmemiştir.
Tarım sadece ekonomik bir faaliyet değildir.
Tarım; gıda güvenliğidir, milli güvenliktir ve stratejik bağımsızlıktır.
Son yıllarda yaşanan COVID-19 salgını, Rusya-Ukrayna savaşı, iklim değişikliğinin yol açtığı kuraklıklar ve küresel tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar, tüm dünyaya önemli bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Paranız olabilir ama ihtiyaç duyduğunuz gıdayı her zaman satın alamayabilirsiniz.
Bu nedenle bugün gelişmiş ülkeler yeniden tarıma yatırım yapıyor, çiftçisini destekliyor ve tarımsal üretim kapasitesini korumaya çalışıyor.
Türkiye de yaklaşık 160 milyon tonluk bitkisel ve hayvansal üretimiyle dünyanın önemli tarım ülkeleri arasında yer almaktadır.
Pek çok temel gıda ürününde yüksek yeterlilik oranlarına sahip olması, ülkemiz adına büyük bir stratejik avantajdır.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken başka bir gerçek daha vardır:
Tarım tek başına kalkınmayı sağlayamaz.
Çünkü ham ürün satarak zenginleşmek mümkün değildir.
Asıl kazanç;
üretmekten sonra başlar.
Ürünü işlemekten, paketlemekten, depolamaktan, markalaştırmaktan ve teknolojiyle buluşturmaktan geçer.
İşte bu noktada sanayi devreye girer.
Sanayi, tarımın rakibi değil; en güçlü ortağıdır.
Bir kilogram buğdayın ekonomik değeri ile undan, makarnadan veya bisküviden elde edilen katma değer arasında büyük fark vardır.
Bir kilogram domates ile salça, konserve veya ketçap arasındaki fark da böyledir.
Bir litre süt ile peynir, tereyağı veya diğer süt ürünleri arasındaki ekonomik değer farkı da aynı gerçeği göstermektedir.
Dolayısıyla mesele "tarım mı, sanayi mi?" değildir.
Asıl mesele, tarımı sanayiyle ne kadar güçlü buluşturabildiğimizdir.
Bunun en başarılı örneklerini hem Türkiye'de hem de dünyada görmek mümkündür.
Konya, Türkiye'nin en büyük tarım merkezlerinden biridir.
Aynı zamanda tarım makineleri, döküm, otomotiv yan sanayi ve gıda sanayisinde önemli bir üretim gücüne sahiptir.
Bursa, otomotiv ve tekstil sanayisinin merkezi olmasının yanında meyvecilik, sebzecilik ve hayvancılıkta da güçlüdür.
Gaziantep, sanayi başarısını Antep fıstığı ve diğer tarımsal ürünleri yüksek katma değerli ürünlere dönüştürerek büyütmüştür.
Manisa, üzüm ve zeytin üretimini elektronik, beyaz eşya ve gıda sanayisiyle desteklemiştir.
Balıkesir, tarım ve hayvancılıktaki gücünü süt, yem ve et sanayisine taşımıştır.
Tekirdağ ise verimli tarım arazileri ile güçlü sanayi bölgelerini aynı potada eriterek önemli bir üretim merkezi hâline gelmiştir.
Dünyada da benzer örnekler vardır.
California, dünyanın en büyük tarım bölgelerinden biri olmasının yanında teknoloji, lojistik ve gıda sanayisinin merkezlerinden biridir.
Almanya'nın Bavyera bölgesi, güçlü sanayi kuruluşlarının yanında modern tarım uygulamalarıyla da öne çıkmaktadır.
İtalya'nın
Emilia-Romayna bölgesi ise tarım, gıda sanayi, makine üretimi ve ihracatı birlikte geliştirerek
Avrupa'nın en zengin bölgelerinden biri hâline gelmiştir.
Bu örneklerin tamamı aynı gerçeği göstermektedir:
Gelişmiş bölgeler tarımı terk ederek değil, tarımı sanayiyle bütünleştirerek büyümüştür.
Ham ürün satan değil; üreten, işleyen, paketleyen, markalaştıran ve ihraç eden şehirler kalkınmada öne çıkmıştır.
Tokat açısından meseleye baktığımızda da sonuç değişmemektedir.
Niksar, Erbaa, Kazova, Turhal, Pazar ve Zile ovaları Türkiye'nin en verimli tarım alanları arasında yer almaktadır. Böyle bir üretim potansiyeline sahip şehrin tarımı ikinci plana atması düşünülemez.
Ancak Tokat'ın sadece üretmesi de yeterli değildir.
Ürettiğini işlemesi gerekir.
Meyvesini ve sebzesini paketlemesi gerekir.
Gıdasını markalaştırması gerekir.
Soğuk hava depolarını yaygınlaştırması gerekir.
Tarıma dayalı sanayi yatırımlarını artırması gerekir.
Hayvancılığı entegre tesislerle desteklemesi gerekir.
Tarım makineleri, sulama ekipmanları ve gıda teknolojileri alanında üretim yapması gerekir.
İşte gerçek kalkınma budur.
Kayseri'nin başarısının arkasında da benzer bir anlayış vardır.
Güçlü sanayisiyle öne çıkan şehir aynı zamanda önemli bir tarım ve hayvancılık merkezidir. Üretimin tüm halkaları birbirini beslemektedir.
Bugün dünya ekonomisinde en yüksek katma değer; tarımın, sanayinin, teknolojinin ve lojistiğin birlikte çalıştığı bölgelerde ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle "tarımı bırakıp sanayileşelim" anlayışı da, "sanayiye gerek yok, tarım yeter" anlayışı da eksik ve gerçeklerden uzaktır.
Gerçek kalkınma modeli;
Toprağı koruyan,
Çiftçiyi yaşatan,
Sanayiyi büyüten,
Teknolojiyi kullanan,
Gençlere istihdam sağlayan,
İhracatı artıran,
Çevreyi gözeten,
dengeli ve sürdürülebilir bir üretim modelidir.
Artık ülkemizin ve şehirlerimizin enerjisini "tarım mı, sanayi mi?" tartışmasına harcama dönemi sona ermelidir.
Asıl konuşmamız gereken konu; tarımı nasıl daha verimli hâle getireceğimiz, sanayiyi nasıl daha rekabetçi yapacağımız ve bu iki gücü aynı hedef doğrultusunda nasıl birleştireceğimizdir.
Çünkü kalkınma bir bütündür.
Tarım olmadan hayat olmaz.
Sanayi olmadan refah olmaz.
Teknoloji olmadan rekabet olmaz.
Bu üçü birlikte olduğunda ise güçlü ekonomi, güçlü devlet ve güçlü gelecek ortaya çıkar.
Kısacası;
Sanayi ekonominin lokomotifidir.
Tarım ise o
lokomotifin yakıtıdır.
Yakıtı olmayan lokomotif yürümez.
Lokomotifi olmayan yakıt da hedefe ulaşamaz.
Türkiye'nin ve Tokat'ın geleceği; biri yerine diğerini seçmekte değil, tarımı, sanayiyi ve teknolojiyi aynı kalkınma vizyonu içinde birlikte büyütebilmektedir.
İşte kalkınmanın gerçek formülü budur.