Tokat, son günlerin en hareketli ve açıkçası en endişe verici günlerinden geçiyor. Meteorolojinin günler öncesinden yaptığı uyarılar, ardından gelen sağanak yağışlar ve dağlardaki karların hızla erimesiyle birlikte il adeta suyla bir imtihan veriyor.
Kılıçkaya Barajı’nın kapaklarının açılması ve kontrollü su bırakılmasıyla birlikte Kelkit Nehri yatağından taşarak önüne ne kattıysa aldı götürdü. Niksar’ın verimli toprakları, bazı mahalleleri ve mera alanları yer yer su altında kaldı. Kelkit’in hırçın dalgaları Erbaa’ya ulaştığında ise ovadaki bazı köyler su baskınlarıyla karşı karşıya kaldı. Sadece Kelkit değil, Yeşilırmak da boş durmadı; Tokat merkezden geçen nehir yatağı taşarak Kazova’nın ekili arazilerini göle çevirdi. Tehlikenin boyutunu özetleyen en somut görüntü ise Tokat merkezdeki tarihi ÇEDAŞ Köprüsü’nün taşma riskinden dolayı kontrollü olarak yıkılması oldu.
Kısacası Tokat, belki de yakın tarihinin en büyük su baskını ve taşkın felaketlerinden birini yaşıyor. Tarım arazileri zarar görüyor, üretici kara kara düşünüyor, resmi kurumlar ve ekipler ise sahada tahliye ve önleme çalışmalarını sürdürüyor.
Peki, sahada durum böyleyken idari ve bürokratik kanatta ne yaşanıyor? İşte madalyonun diğer yüzü tam da burada karşımıza çıkıyor: Kurumların bitmek bilmeyen reklam yarışı.
İl genelinde adeta bir su savaşı verilirken, kurumlar çoktan kendi sosyal medya mecralarında bir halkla ilişkiler ve imaj çalışması yarışına girişmiş durumda. Ankara’dan üst düzey bir bürokrat ya da bakan yardımcısı bölgeye geldiğinde sahne hiç değişmiyor; tüm kurum amirleri, müdürler, yerel yöneticiler tek bir fotoğraf karesine girebilmek için adeta birbirleriyle yarışıyor. "Biz de buradayız, devlet olarak sahadayız" mesajı tek bir karede toplanıyor.
Ancak o üst düzey heyet arabalarına binip Ankara’ya doğru yola çıktığı an, asıl tiyatro başlıyor.
Aynı taşkın bölgesi, aynı çamur, aynı su...Ama paylaşımlara bakıyorsunuz; her idari birim ve siyasi yapı kendi iş makinelerini ön plana çıkararak, kendi temsilcilerinin "çizmeli" ve "talimat verirken" çekilmiş fotoğraflarını servis etme telaşına düşüyor. Her kurum ve yönetim kademesi ayrı bir bülten geçiyor, iş makinelerinin sayısını tek tek sayarak başka bir başarı hikayesi yazıyor, ekiplerinin kahramanlıklarını anlatıyor.
Ortada tek bir afet var, çekilen çile ortak, suyun bastığı toprak aynı toprak... Ama kurumların ürettiği reklamlar, logolar ve PR çalışmaları tamamen farklı. Sahada koordinasyonla çözülmesi gereken bir afet, sosyal medyada hangi kurumun daha çok "beğeni" ve "görünürlük" alacağı bir yarış pistine dönüştürülüyor.
Vatandaşın tarlası sular altındayken, köylü hayvanını otlatacak mera bulamazken, kurumların sosyal medya hesaplarından "biz şunları yaptık, şu kadar araçla buradayız" diye kendi reklamlarını yapma telaşı, sahadaki mücadelenin samimiyetine gölge düşürüyor.
Elbette personelin emeğine, sahadaki operatörün uykusuz mesaisine diyecek tek bir sözümüz olamaz; onlar canla başla çalışıyor. Ancak kurum amirlerinin ve halkla ilişkiler birimlerinin bu "rol çalma" ve "farklılaşma" gayreti, dışarıdan bakıldığında hiç de şık durmuyor.
Beyler, bırakın logoları ve kurumsal egoları yarıştırmayı. Konu aynı, dert aynıysa, reklamı değil icraatı birleştirin.