Hürmüz boğazı; sürekli bir onun bir bunun kontrolüne geçiyor. herkes benim olacaksın diyor.
Donald Trump sahneye çıkıyor, iki aydır takvimle konuşuyor:
“Hürmüzü bugün açın!”
“Yarın açın!”
“Şu saate kadar açın!”
İran diyorki; Açmam…
Beyaz Saray’dan sert mesajlar, manşetler, büyük büyük cümleler…
“Açın şu Hürmüz’ü!”
“Açmazsanız…” diye başlayan cümleler, mahalle kavgası gibi uzuyor.
Ama sonuç? Yok.
Hürmüz iki aydır İranın emrinde canı isterse açıyor, istemiyorsa kapatıyor.
Binlerce kilometre öteden verilen süreler, çizilen kırmızı çizgiler, yapılan tehditler… hepsi havada asılı kalıyor.
“Açın Hürmüz’ü…”
“Yoksa bütün bir medeniyet bu gece yok olacak.”
“Açın…”
“İran bir gecede yok edilebilir.”
“Açmazsanız…”
“İran’ı taş devrine göndeririz.”
“Daha büyük, daha güçlü bir karşılık veririz…”
Tehditler büyüyor geri sayımlar başlıyor. İran bombalanıyor. Mollalar hedefleniyor, köprüler yıkılıyor, yolllar parçalanıyor İran kapı gibi ayakta duruyor.
Cümleler büyüyor, ton yükseliyor, takvimler ileri sarılıyor.
Ama sahnede değişen bir şey yok.
Hürmüz Boğazı hâlâ kapalı duruyor.
Ortaya garip bir tablo çıkıyor:
Tehdit var, sonuç yok.
Ultimatom var, karşılık yok.
Ses var, etki yok.
İran tarafı ise başka bir dil konuşuyor:
“Şartlarım var, yerine gelmeden açmam.”
Ve mesele tam burada kilitleniyor. Çünkü bu bir kapı değil ki zorla açasın; bir geçit değil ki anahtarı çevirip geçesin.
Dünyanın en kritik enerji damarlarından biri, bir pazarlık masasının ortasında bekliyor.
Suriye’yi, Irak’ı, Afganistan’ı, Libya’yı, Gazze’yi… daha nice yeri dümdüz ettiler. Suriye’den Irak’a, Afganistan’dan Libya’ya ve Gazze’ye uzanan coğrafyada milyonlarca insan yerinden edildi; evlerini, geçmişlerini ve umutlarını geride bırakıp yollara düştü.
2011 sonrası özellikle Suriye, modern çağın en büyük göç krizlerinden birine sahne oldu. Irak işgali, Afganistan’daki uzun savaş yılları ve Libya’daki çöküş de benzer sonuçlar doğurdu. Gazze’de ise neredeyse tüm nüfusun yerinden edildiği dramatik bir tablo ortaya çıktı. Bu coğrafya artık sadece haritalarda değil, insanların hafızasında da parçalanmış durumda.
Ama şimdi farklı bir denklem var.
ABD ve İsrail’in İran için beklediği o “iç çözülme”, o kitlesel göç dalgası bir türlü gelmiyor. Tehditler sürüyor, söylemler sertleşiyor, hedefler tek tek işaretleniyor. İran’daki molla rejiminin üst düzey isimleri nokta atışıyla yok edilirken, baskının dozu artıyor.
Donald Trump ne yaparsa yapsın, ne kadar sert konuşursa konuşsun, kapı açılmıyor.
İran geri adım atmıyor.
Bu noktada mesele sadece bir boğaz değil.
Bu bir irade savaşı. Ve işin en kritik tarafı: Bu kadar büyük tehditlerin konuşulduğu bir denklemde, nükleer gibi bir seçeneğin telaffuz edilmesi bile sadece bir ülkeyi değil, tüm bölgeyi ve dünyayı geri dönülmez bir yola sokar.
Çünkü böyle bir senaryo:
– Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapanması,
– enerji akışının durması,
– küresel ekonominin sarsılması değil, çökmesi anlamına gelir.
Yani mesele artık “kim kazanacak” sorusu değil,
“herkes ne kadar kaybedecek” sorusuna dönüşür.
Yönetim direniyor.
İran halkı, dış baskıya karşı içeride daha sıkı kenetleniyor.
Ve belki de en çarpıcı olan şu:
Yıllarca başka coğrafyalarda sonuç veren yöntemler, burada aynı etkiyi üretmiyor.
Ve bu kez, alışılmış senaryolar işlemiyor.
Süper güç bağırıyor, ama açılmayan bir kapının önünde bekliyor.
Senaryonun diğer tarafında ise İran molla yönetimi var.
Geri adım atmıyorlar.
İçeride çözülme bekleniyor… ama olmuyor.
İran içinde Kürt, Türk, Fars, Arap ve Kaşkay gibi farklı etnik ve kültürel kimlikler bulunsa da, dış tehdit söz konusu olduğunda bu farklılıklar geri planda kalır ve toplum ortak bir refleks etrafında birleşir. İran’ı dış müdahalelere karşı zor ve dirençli bir ülke haline getirir.
İranlı sanatcı Ali Gamsari eline almış Tar’ını Trump'ın tehdit ettiği elektrik santralinin önüne kamp kuruyor ve “bende burdayım santralle birlikte benide vurmanızı bekliyorum” mesajını Dünyaya veriyor…
Aksine, dış baskı arttıkça içeride kenetlenme artıyor.
Aynı anda bu eyleme destek için 14 milyon İranlı el ele kol kola bütün enerji noktalarında sıralanıyor. Vurun diyor bizide vurun. İran dünyadaki en büyük savaşı yaşıyor, elektriksiz, köprüsüz, her saniye tehdit altında, bir kişi bile iranı terk etmiyor. Tam aksi dünyadaki İranlılar savaş için ülkelerine geri dönüyor.
Gelelim asıl soruya:
“İran yok edilebilir mi?”
İran sıradan bir devlet değil. Bu coğrafya, binlerce yıllık bir siyasal hafızanın ürünü.
– Büyük İskender geldi, geçti.
– Roma İmparatorluğu ile yüzyıllarca savaşıldı.
– Cengiz Han yıktı, geçti.
– Timur geldi.
– Osmanlı İmparatorluğu mücadele etti.
Ama sonuç değişmedi: İran yıkılmadı, değişti ve yeniden kuruldu.
Sonuç olarak:
İran “yok edilemez” değil.
Ama çok zor yıkılır.
Çünkü bu sadece bir devlet değil; bir hafıza, bir kimlik, bir süreklilik.
Bu yüzden sorunun cevabı net:
Böyle bir ülke yok edilebilir mi?
Teorik olarak evet.
Ama pratikte, bunun bedeli sadece İran’a değil, dünyaya ödetilir.
Ve belki de bu yüzden…
Hürmüz hâlâ kapalı.
Saygılarımla…
Doğa EKER
(dogaeker@hotmail.com)