Mi'râc: Zaman ve Mekan Ötesi Kavuşma! (2)
Ali ŞİRİN

Ali ŞİRİN

Mi'râc: Zaman ve Mekan Ötesi Kavuşma! (2)

04 Mayıs 2016 - 11:05

İsrâ; geceleyin yürüme, gece yolculuğu yapma manasına gelen "Sery"masdarından gelir ve "Geceleyin yürütmek!" demektir! Mi'râc ise, yukarı çıkmak, yükselmek manasına olan "Urûc" kelimesinden, İsm-i Âlet olup, yukarı çıkma, yükselme vasıtası, merdiven veya benzeri bir vasıta demektir.
            Buna göre, Hz. Allah'ın, Rasûl-i Ekrem efendimize kudretinin alâmet ve işaretlerini göstermek için, Mescid-i Haram'dan etrafı mübarek kılınan Mescid-i Aksâ'ya gecenin ufak bir cüzünde yaptırdığı seyahate"İsrâ", Peygamber efendimizin, Mescid-i Aksâ'dan göklere ve mahiyet ve keyfiyetini en iyi Hz. Allah'ın bildiği, Rabbül'âlemîn'in huzuruna yaptığı içinde binlerce hikmet ve esrâr olan yolculuğuna "Mi'râc" denir.
            Kur'ân-ı Kerim'de İsrâ Suresinin ilk âyetinde Rabbimiz İsrâ hâdisesini şöyle beyan buyurmaktadır:
            "Bir gece kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Habîb-i Edîbi, Muhammed Mustafa'yı s.a.v.) Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız, (Tezyin edip süslediğimiz) Mescid-i Aksâ'ya yürüten (götüren) Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, hakkıyla işiten, kemaliyle görendir."
            Yüce Rabbimiz Âlemlerin sultanını, Kâinâtın efendisini, önce Mescid'i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürmüş, kırk günlük mesafe olan bu yolda birçok hadiseleri göstermiş, inanmayanlara elinde vesika, delil ve alamet olarak bulunsun diye, Mekkelilerin tanıyıp gördükleri bir takım yerleri seyrettirmiş, Mekke müşriklerinin yolda olan kervanlarının durumuna âşinâ kılmış, kervandakilerin hallerinden haberdâr etmiştir.
Ondan sonra Habîbini Mescid'i Aksâ'dan alarak göklere çıkarmış, Âlem-i İmkân'ın tamamını müşâhede ettirmiş, daha sonra da, Âlem-i Melekût'ü, akıl ve idrakin, kavrayıp anlayabileceğimiz her şeyin mâverâsında olan bütün âlemleri gezdirmiş, zerreden kürreye tüm mevcudatın Efendimizin Nûrundan istifade etmesini sağlamış, habibine olanca esrârının ve hikmetlerinin kapılarını, perdelerini açmıştır.
 Ve en nihayetinde Huzur-ı Kudsî'sine kabul buyurmuş, Rabbimiz, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Peygamber efendimizle (âdeta) baş başa, (mekânın ve zamanın keyfiyetini ve miktarını ancak İkisinin bileceği şekilde veya zaman ve mekânın ötesinde) buluşmuş, görüşmüş, kâinâtın yaratıldığı günden beri gerçekleşen en büyük buluşma ve görüşme tecelli etmiştir.
Peygamber efendimizin Mi'râc mucizesinin, yedi kat göklere ve Hz. Allah'ın huzuruna çıkmasının birçok esrarı vardır. Bunların içinde bizim akıl ve iz'ân, zekâ ve idrak sınırlarımız içinde olan ve olmayan hadiseler mevcuttur.
Biz, haddimizi aşmadan, akıl ve idrakimizin, kitaplarımızda görüp okuduklarımızın, rahle-i tedrisinde bulunduğumuz, ilim, irfan ve ihlâsına güvendiğimiz hocalarımızdan, büyüklerimizden duyduklarımızın sınırlarını zorlamadan Mi'râc'la alâkalı birkaç hususa işaret etmek istiyoruz;
Mi'râc, Peygamber efendimizin Medine'ye hicretinden bir veya bir buçuk yıl kadar önce meydana geldi.
Bir önceki yazımızda işaret ettiğimiz gibi, Peygamber efendimizin, Mekkeli müşriklere karşı en büyük hâmîsi olan Ebu Tâlib ile her şeyini Rasûlüllah'ın yolunda feda eden ilk Müslüman Hz. Hatice r.a. validemizin vefatlarıyla Peygamber efendimiz alabildiğince daralmış, hele Ebu Tâlib'in ölmesi ile müşrikler âdetâ gemi azıya almışlar, efendimizin ve Müslümanların etrafındaki çemberi alabildiğince daraltmışlar, onlara hayatı çekilmez hale getirmek için ellerinden ne geliyorsa yapmışlardı.
Bu arada Peygamber efendimiz kendilerini korumaları, barındırmaları, iman edip müşriklere karşı Müslümanlara hâmî olmaları için Taif'e gitmiş, fakat yardım beklerken Tâiflilerden kin ve düşmanlıktan başka bir şey görmemişti.
İşte böyle yeryüzünün daralıp Rasûlüllah'a ve Müslümanlara zindan olduğu "Hüzün Yılı"ndan sonra, Hz. Allah, sevgili Habîbini huzuruna çıkarıp teselli etmek, Rasûlünü, makam-ı ulûhiyetinde karşılamak, ağırlamak, Ona istediği her şeyi vermek, (Kâbe kavseyn) mesafesinde yakınlığını hissettirmek için, Hz. Cebraîl'i vazifelendirip huzuruna davet etmiş, âlemlerin Sultanı da bu davete icabette bulunmuştur. Bu buluşmaya kısaca Mi'râc diyoruz.
Peygamber efendimizin Mi'râc'ının, göklere çıkmasının, Arşı, Kürsü, Levhi ve bütün kâinâtı nurlandırmasının, şereflendirmesinin başka boyutları, başka sebepleri de vardır. Meselâ;
Bilindiği gibi, Peygamber efendimizden önceki Peygamberler, bir topluluğa, bir beldeye, bir şehre peygamber olarak gönderilirken, Hâtemül-Enbiyâ olan efendimizin nübüvveti âlemşümûl'dur. Yani, O bütün âlemlere, yerde gökte ne varsa hepsine Peygamber olarak, rahmet olarak gönderilmiştir.
             Peygamber efendimizin ismi, yerde Muhammed, gökte ise Ahmet'tir. (s.a.v.) Yeryüzünde olanlar, Lâilâhe illallâh Muhammedün Rasûlüllah derken, gökte olanlar, Kelime-i Tevhîd'i  Lâilâhe İllallâh Ahmedü Rasûlüllâh diye söylemektedirler. Onun, bütün kâinâta rahmet, ins-ü cinne Peygamber gönderildiğinden haberdar olan bütün kâinat bir gün dile gelerek müşterek bir lisanla:
"Ya Rabbi! Bizim yaratılmamıza, var olmamıza sebep olan sevgili Habîbine âlemleri gezdir, göklere çıkar, seyahat ettir de, O'nun ayağının tozundan biz de şereflenelim, O'nu bizde görelim, yüzüne karşı imanımızı ikrar edelim!" dediler. Zât-ı Ehadiyyet de âlemlerin bu arzusunu geri çevirmedi.
Mi'râc hadisesinin meydana gelmesiyle kâinatta bulunan şuur sahibi bütün varlıklar Peygamber efendimize iman, Ona ümmet olduğunu ikrar etti. Onu görerek yüzüne karşı kendisine inandıklarını, iman ettiklerini söylemenin hazzını yaşadı.
Arz ile semanın, yer ile göklerin, kendilerinde olan üzerlerinde bulunan bir takım değerli ve kıymetli olan varlıkları barındırdıklarını bahane ederek, "Ben senden üstünüm!" diye birbirlerine üstün gelmeye çalıştıkları, üzerlerinde taşıdıkları varlıklarla iftihar ettikleri, birbirleriyle mübarezeye kalkıştıkları bir anda, yeryüzü en son kozunu ileri sürerek:
"Ey Semâ! Senin, benim ve bütün kâinatın kendi yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız, mevcûdâtın efendisi, âlemlerin Sultanı, âhır zaman Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. bende barınmakta, kadem-i şerifleri benim üzerime basmaktadır. Boşuna üstünlük iddiasına kalkışma! Ben senden üstünüm!" demesi üzerine gökler nezd-i ulûhiyyette boyun büküp lisan-ı hâl ile;
"Ya Rabbî! Kendisiyle yeryüzünü şereflendirdiğin, sevgili Habîbini bir defa da biz yakından görmek, nurundan istifade etmek, Onunla şereflenmek, gül cemaline (bir gece de olsa) doya doya bakmak istiyoruz! Bizim arzu ve isteğimizi geri çevirme Allah'ım!" diye ilticâ ettiler.
Göklerin bu istek ve arzusunu kabul edip geri çevirmeyen Hz. Allah on sekiz bin âleme rahmet olarak gönderdiği Rasûl-i Kerîminin peygamberliğini bütün kâinatın yakından görerek kabul etmesini, Ona inanmasını, yedi kat gökler ve daha ötelerin Onun nûru ile nurlanmasını, Rasûlüllah'ın göklere yükselmesinden nasiplenmesini murad etmiş ve bu seyahati, habîbini perdesiz, vasıtasız huzuruna kabul buyurarak taçlandırmıştır.
İsrâ (Peygamber efendimizin Burak üzerinde Mescid-i Haram'dan Mescid- i Aksâ'ya gitmesi) ve Mi'râc (Mescid-i Aksâ'dan ilâmâşâallah (Hz. Allah'ın dilediği yerlere kadar çıkması) hadisesi, Selef (önceden geçen) Halef (Sonradan gelen) Hadîs, Fıkıh, Kelam ve Tefsir âlimlerinin topluluğuna göre, Ruh maalcesed (Peygamber efendimizin hem ruhu, hem de cesedi, bedeni ile) uyanık bir halde iken meydana gelmiştir.
Mi'râc hadisesinde, Peygamber efendimizin yolculuğu beş vasıta ile gerçekleşmiştir; 1. Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya Burak ile, 2.Mescid-i Aksâ'dan birinci kat semâya kadar Mi'râc denilen manevî bir merdiven veya asansörle, 3. Birinci kat semâdan, yedinci kat semâya kadar, Meleklerin kanatları ile, 4. Yedinci kat semâdan Sidre'tül- Müntehâ'ya kadar Cebraîl'in kanatları ile, 5. Sidre'tül-Müntehâ'dan Kâbe Kavseyn'e (Rasûlüllah'ın Hz. Allah'a  iki yayın yakınlığı kadar yaklaşması) Refref denilen yeşil ipek bir sergi ile.
Peygamber efendimiz, Receb ayının yirmi yedinci (rivayete göre Pazartesi) gecesi, Ebu Tâlib'in kızı, Hz. Ali'nin r.a. kız kardeşi Hz. Ümmü Hânî'nin r.a. evinde iken yatsı namazını kıldıktan sonra (Rasûlüllah'ın ifadesine göre; uyku ile uyanıklık arasında iken) Cebraîl a.s. gelip Peygamber efendimizi alıp Ka'be-i Muazzama'nın yanına götürdü. Orada göğsünü yardı, kalbini çıkarıp içerisini Zemzem suyu ile yıkadı. Daha sonra Hikmet ve İmanla dolu altın bir tas getirip Peygamber efendimizin göğsünün içine boşalttı ve göğsünü kapadı.
Burak, Hz. Cebraîl'in, Peygamber efendimiz üzerine bindirip Mescid-i Aksâ'ya kadar olan yolculuğunu gerçekleştirmesi için Cennetten getirdiği merkebden büyük, katırdan küçük, beyaz ve uzun, ağzına gem takılmış ve eyerlenmiş bir hayvandır.
Cebraîl a.s. Peygamber efendimizi bindirmek için Burağa yaklaştırınca Burak hırçınlaştı. Bunun üzerine Hz. Cebraîl elini burağın yelesi üzerine koyup:
"Ey Burak! Şu yaptığından utanmıyor musun? Sen, Hz. Muhammed'e mi (s.a.v.) bunu yapıyorsun? Hz. Allah'a yemin ederim ki, Hz. Allah'ın Hz. Muhammed'den (s.a.v.) önceki kullarından, Allah katında, bundan daha kerim, daha şerefli bir kimse, senin üzerine binmemiştir! Haydi, sakin ol!" deyince, Burak utandı, utancından terledi, uysallaşıp sakinleşti. Sonra da:
"O'nun öyle olduğunu, ayrıca O'nun şefaat sahibi olduğunu da biliyorum. Onun için ben, Rasûlüllâh'ın şefaat edeceği kimseler arasında olmak (böylece cennette O'nun civarında, yakınında bulunmak) istiyorum!" dedi. Burağın bu isteğine cevaben Peygamber efendimiz:
"Ey Burak! Sen, inşâallah benim şefaat edeceğim kimseler arasında olacaksın!" buyurdu. Peygamber efendimiz ondan sonra burağın üzerine bindi.
Burak, ayağını, gözün görebildiği yerin en son noktasına basıyordu.
Peygamber efendimiz ile Hz. Cebraîl birbirlerinden ayrılmaksızın Mescid-i Aksâ'ya doğru yola devam ettiler.
Bir müddet yollarına devam ettikten sonra hurma ağaçlarının bol olduğu bir yere geldiler. Orada Hz. Cebraîl'in tavsiye etmesi üzerine Peygamber efendimiz Burak'tan indi ve iki rek'at namaz kıldı. Sonra Cebraîl a.s.:
"Ya Rasûlellah! Bu namaz kıldığın yer, Taybe (Medine)dir. Sen buraya hicret edeceksin!" dedi.
Az bir müddet daha gittikten sonra, Hz. Cebraîl'in yine tavsiyesi üzerine Peygamber efendimiz Burak'tan inip iki rek'at namaz kıldı. Cebraîl a.s. oranın, Hz. Allah'ın Hz. Musa Aleyhisselâm'a tecelli edip konuştuğu Tûr-i Sînâ olduğunu söyledi.
Bir müddet daha gittikten sonra, sarayları olan bir mahalle geldiler. Peygamber efendimiz orada da iki rek'at namaz kıldı. Hz. Cebraîl, oranın da Hz. İsa'nın doğduğu Beyt-i Lahm olduğunu haber verdi.
Bu arada Peygamber efendimiz bazı vâdilerden geçtiği sırada Hz. Musa'nın yüksek bir yerden inerken, Hz. Dâvud'un şehadet parmaklarını kulaklarına koymuş bir halde, Hz. Yunus'un kızıl devesinin üzerinde abasına bürünmüş bir vaziyette: "Lebbeyk! Allahümme leke Lebbeyk!" diyerek geçtiklerini gördü.
Sonra Beytül-Makdis'e gelinceye kadar yollarına devam etiler. Peygamber efendimiz orada Burak'tan inip onu kendisinden önceki Peygamberlerin bağladıkları halkaya bağladı.
Peygamber efendimiz Mescid-i Aksâ'da tek başına Hz. Allah'ın dilediği şekilde, iki rek'at namaz kıldı. Sonra, orada kendisi için bir araya gelerek toplanan, içlerinde Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Davud ve Hz. Süleyman (Aleyhimüsselâm)ın bulunduğu Peygamberlerden bir toplulukla buluştu. Hz. Cebraîl'in, saf tutan Peygamberlerin önlerine geçirmesiyle onlara imam olup iki rek'at namaz kıldırdı. Bu şekilde Peygamber efendimizin İmâmü'l-Enbiyâ (Peygamberlerin imamı ve önderi) olduğu peygamberler tarafından da kabul ve tescil edildi.
Namaz kılındıktan sonra, orada bulunan Enbiyânın tamamı ayrı ayrı ve hususî olarak Hz. Allah'a medh-ü senâda bulundular. Onların bu hususî senâlarını duyan Rasûl-i Kibriyâ efendimiz, orada bulunanların duyacağı şekilde,Hz. Allah'ı şöyle senâ etti:
"Beni âlemlere, insanların tamamına, rahmet, müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderen, bana kendisinde her şeyin beyanı (açıklaması) bulunan Kur'ânı indiren, ümmetimi insanların menfaati için çıkarılmış hayırlı ümmet kılan, Ümmetimi vasat (mutedil) ümmet olarak yaratan, onları hem evvel, hem de âhir olan bir ümmet kılan, göğsümü açıp ağırlıklarımı benden kaldıran, zikrimi yükselten, beni Fâtih (ilk olarak benim nurumu veya ruhumu yaratmakla, peygamberlerin öncüsü) ve Hâtem (Bi'set bakımından son Peygamber) kılan Hz. Allah'a Hamd-ü senâ olsun."
 Bunun üzerine Hz. İbrahim a.s. kendi neslinden gelen Peygamber efendimizin bu sözlerinden, Hz. Allah'ı bu şekilde senâ etmesinden çok hoşlandı ve O'nun, orada bulunan diğer Peygamberlerden daha üstün olduğuna işaret etti.

Son Yazılar