TÜRK KADININ KORUNMASI İÇİN, ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERE...
MEHMET AKTÜRK

MEHMET AKTÜRK

POLEMİK

TÜRK KADININ KORUNMASI İÇİN, ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERE İHTİYACI YOKTUR

11 Mart 2021 - 03:00

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde öne çıkan iki husus, İstanbul sözleşmesi ve kadına şiddet. Belki de Türkiye’de son günlerde iktidarın, muhalefetin farklı görüşlerdeki sivil toplum örgütlerinin uluslararası çevrelerin üzerinde mutabık kaldıkları tek metin, ya da mutabakat formu, İstanbul Sözleşmesi.

 

2011 yılında İstanbul’da imzaya açılan ve İstanbul’da yapıldığı için ismini yapıldığı şehirden alan sözleşme, özünde kadına şiddetin her türlüsüne karşı çıkan ve bunu önlemeye yönelik tedbirleri ve çözüm yollarını içeriyor. Sözleşme her ne kadar İstanbul’da imzaya açılmış olsa da, bir uluslararası sözleşme olması hasebiyle, özellikle Avrupa Birliği ülkelerin teşvikiyle hazırlandığı bir gerçek. Türkiye’nin Avrupa Birliği serüvenindeki engellerinden birini daha ortadan kaldırmaya yönelik hazırlanan ve çok sık gündeme gelen, kadına şiddet gibi bir ayıbın ortadan kaldırılmasına yönelik adımların atıldığı imajını, Avrupa’ya hissettirme kaygısıyla hazırlanan bu sözleşme,  ister istemez Türkiye’den muhalif sesleri de beraberinde getirmiştir. Uluslararası bir sözleşme niteliğine sahip İstanbul Sözleşmesini imzalayan ilk ülke Türkiye’dir ve sözleşmenin hiçbir maddesine çekince koymamıştır. Bazı ülkeler sözleşmeyi imzalamasına rağmen onaylamamıştır (İngiltere, Ermenistan vb). Bazı ülkeler çekince koymuştur (Fransa, İsveç, İsviçre, Yunanistan vb). Bazı ülkeler sözleşmenin bazı maddelerine itiraz etmiş, bazıları ise şerh koymuştur. Rusya ve Azerbaycan sözleşmeyi imzalamamış, gözlemci ülke statüsünde katılan ABD, Japonya, Kanada, Meksika ve Vatikan da sözleşmeyi imzalamamıştır. Bu sözleşmenin ana fikri Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesidir. Ancak sözleşmenin yapıldığı yerden, imzalayan ülkelere varıncaya kadar bakıldığında, bu konuda tek sabıkalı ülke Türkiye konumuna düşürülmüştür.

 

2011 yılında yapılan ve 2014 yılından bu yana Türkiye’de yürürlükte olan, İstanbul sözleşmesinden sonra işlenen kadın cinayetlerine, kadına şiddet vakalarına baktığımızda, bu sözleşmenin ne derece etkili olup olmadığını tahlil edebiliriz. Kadına şiddet hoş görülemez, aslında şiddet hoş görülemez, kadın cinayetleri hoş görülemez, aslında hiçbir cinayet hoş görülemez. Kız çocuklarının erken yaşlarda evlendirilmeleri hoş görülemez, aslında çocuk evlilikleri hoş görülemez. Bütün yaşanan olumsuzlukların başına kadın ı getirmek, aslında amaca ne kadar hizmet eder, bunu da ayrıca irdelemekte fayda var. Türk toplumundan bahsederken her ne kadar ata erkil bir aile yapısından bahsedilse de, standart bir aile kavramında Türklerde son söz her zaman kadınındır. Bir defa o evde tek otoritedir. Kimin ne yiyeceğinden, kimin ne giyeceğinden tutun da, yapılacak tasarruftan, harcamaya kadar son söz hep evdeki kadınındır. Erkek sadece kararı kendisinin verdiğini sanır. Ya da annenin aldığı kararı çocuklarına ileten kötü adamdır. Günümüz Türkiye’sinde çocukların okuması noktasında kız çocukları hep daha avantajlıdır. Anne baba için öncelik kızının okuyup kimseye ihtiyacı olmadan ekmeğini eline almasıdır. Onlara göre erkek çocuk her işte çalışır kendisini kurtarır, ancak kız çocuk mutlaka okumalı kendisini kurtarmalıdır.

 

Öte yandan iyi bir Müslüman içinde kadın çok önemlidir. Cennet babaların değil anaların ayakları altındadır. Kuran’a atfedilen ve günümüz şartlarında yanlış değerlendirilen bir takım kuralların bile, Türk toplumunda karşılığı yoktur. Yani adına töre denilen ve kadını yok sayan kurallar, Türk toplumuna ait değildir. Önemli bir bölümü bölücü örgütlerin kontrolünde olan kadın örgütlerinin, kadın haklarını savunma adı altındaki provakatif çıkışları, Türk toplumunun kadına verdiği değeri hiçbir zaman yansıtmamaktadır. Daha çok feodal yapının hakim olduğu doğu ve güneydoğu Anadolu’dan, bir takım aşiretlerin ve o bölgeden Anadolu’nun değişik illerine taşınan insanların, adına töre diyerek işledikleri cinayetler, bizim töremizin eseri değildir.

 

İstanbul sözleşmesi ile Türk toplumu bu suçun en çok işlendiği ülke konumuna düşürülmüştür. Kadın hakları savunucusu maskesi takmış birçok bölücü örgüt amacına ulaşmıştır. Onun içindir ki başını HDP’nin çektiği birçok bölücü kuruluş şimdi buradan yürümektedir. Kadın haklarını savunma adına yapılan yürüyüşlerde ön saflarda geyleri, transseksüelleri yürüterek kadın haklarının sanki LGBT’lerin haklarını savunmak gibi basitleştirenler, İstanbul Sözleşmesininde bu şekilde anılmasına sebep olmuşlardır. İstanbul sözleşmesi bu hastalığın reçetesi değildir.

 

Türkiye kendi kadınına sahip çıkacak güçte bir ülkedir. Türk kadınının korunması için uluslararası sözleşmelere ihtiyacı yoktur. Bu konu kendi gerçeklerimizle halledilebilecek bir konudur. Bataklık ve sineğin ürediği ortam bellidir. Bu hastalıklı ruhlar tedavi edilmeli, cezalar, amaçsız fakatsız uygulanmalı, ancak Türk aile yapısı da korunmalıdır. Unutmayalım ki aile bir milleti meydana getiren en küçük topluluktur. Milletin bozulması o toplumun bozulması ile mümkün olacaktır. Kızını babasından, kadını kocasından, kanun veya sözleşmeler koruyamaz. Kanun ve sözleşmeler ancak güçsüzleri ve haklıları korur. Haklı ve güçsüzünde, erkek ya da kadın olması fark etmez.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar