Bilgi çağında yaşıyoruz deniliyor. Oysa içinde bulunduğumuz dönem, belki de tarihin en büyük algı çağıdır.

Eskiden propaganda yapmak zordu. Emek isterdi, belge isterdi, ikna kabiliyeti isterdi. Bugün ise birkaç sosyal medya paylaşımı, birkaç anonim hesap ve bunları sorgulamadan haberleştiren mecralar sayesinde kamuoyu kolaylıkla yönlendirilebiliyor.

Daha da düşündürücü olan ise, algının zamanla gerçeğin yerine geçmeye başlamasıdır.

Bir kişi hakkında peş peşe övgü dolu yazılar yayımlanıyor. Duygusal ifadeler, abartılı benzetmeler, doğruluğu ispatlanmamış hikâyeler ve neredeyse destansı anlatılar... Bir süre sonra insanlar bu anlatıların doğruluğunu sorgulamayı bırakıyor. Çünkü aynı söylem tekrarlandıkça, gerçekmiş gibi kabul edilmeye başlanıyor.

İletişim biliminde bunun adı "tekrarla meşrulaştırma etkisi" olarak açıklanır. Bir iddianın sürekli tekrar edilmesi, onun doğru olduğunu kanıtlamaz; yalnızca doğruymuş gibi algılanmasını sağlar.

Ne yazık ki günümüzde bu yöntem, siyasal iletişimin en çok kullanılan araçlarından biri hâline gelmiştir.

Daha vahim olan ise, bazı medya organlarının bu sürecin gönüllü bir parçası hâline gelmesidir.

Gazetecilik; bir sosyal medya paylaşımını alıp haber saymak değildir. Gazetecilik; doğrulamaktır. Karşılaştırmaktır. Belgelendirmektir. Şüphe etmektir. Kamu adına soru sormaktır.

Bir paylaşımı büyütmek değil, o paylaşımın doğruluğunu araştırmaktır.

Bugün herhangi bir sosyal medya hesabı, bir yöneticiyi "ülkenin veya şehrin en başarılı ismi" ilan edebiliyor. Ertesi gün aynı ifade, hiçbir bilimsel yöntem açıklanmadan gazetelerde haber olarak yer alabiliyor.

Peki, hangi araştırma yapılmıştır? Örneklem büyüklüğü nedir? Hangi kriterler esas alınmıştır? Vaatler nasıl ölçülmüştür? Bağımsız denetim yapılmış mıdır? İstatistiksel yöntem nedir?

Bunların hiçbiri açıklanmıyor. Çünkü amaç bilgi vermek değil; algı oluşturmaktır.

Akademik dünyada bir araştırmanın güvenilir sayılabilmesi için yöntemi, veri kaynağı, örneklemi ve analiz biçimi açıkça ortaya konulur. Aynı veriler farklı araştırmacılar tarafından incelendiğinde benzer sonuçlara ulaşılabiliyorsa o çalışma bilimsel değer kazanır.

Oysa bugün "yüzde şu kadar başarılı", "en başarılı yönetici", "rekor memnuniyet" gibi ifadeler çoğu zaman hangi ölçüme dayandığı belli olmayan paylaşımlardan ibarettir.

Bilimsel temeli olmayan rakamlar, istatistik değil; propaganda malzemesidir.

Bir başka sorun ise kişilerin olağanüstü özelliklerle donatılmasıdır.

Kamu görevi yapan insanlar elbette takdir edilebilir. Başarılı hizmetler övülebilir. Ancak övgü ile kutsama arasında çok ciddi bir fark vardır. Eleştiriden arındırılmış her yönetici portresi, demokratik kültüre zarar verir.

Çünkü demokrasi; kusursuz liderler üzerine değil, hesap verebilir yöneticiler üzerine kuruludur.

Bir yöneticinin değeri, hakkında yazılan methiyelerle değil; gerçekleştirdiği projelerin bağımsız biçimde ölçülebilen sonuçlarıyla ortaya çıkar.

Ne kadar kaynak kullanılmıştır? Hangi hedeflere ulaşılmıştır? Hangi vaatler yerine getirilmiştir? Hangi projeler gecikmiştir? Vatandaş memnuniyeti nasıl ölçülmüştür?

İşte bunlar konuşulmalıdır.

Bunun yerine duygusal hikâyelerle kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyorsa, orada habercilikten değil; siyasal pazarlamadan söz etmek gerekir.

Basının asli görevi iktidarı da muhalefeti de denetlemektir.

Gazeteci alkışlayan değil, sorgulayan kişidir. Gazeteci öven değil, araştırandır. Gazeteci propaganda metni yazan değil, kamu adına gerçeğin peşinden gidendir.

Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla övgü yazısı değildir. Daha fazla doğrulanmış bilgidir.

Daha fazla veri gazeteciliğidir. Daha fazla şeffaflıktır. Daha fazla hesap verebilirliktir.

Çünkü güçlü demokrasiler; alkışlarla değil, sorularla gelişir.

Ve unutulmamalıdır ki, bir toplumda algı gerçeğin önüne geçtiğinde, sadece gazetecilik değil; kamusal akıl da zarar görür.

Gerçeğin yerini propaganda, eleştirinin yerini sadakat, sorgulamanın yerini taraftarlık aldığında ise kaybeden sadece basın olmaz.

Kaybeden, doğru bilgiye ulaşma hakkı elinden alınan toplumun kendisi olur. Çünkü güçlü toplumlar, güçlü algılarla değil; güçlü gerçeklerle ayakta kalır.