Albert Einstein “Evrende en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir” diyor.

Yıllardır kendi yarattıkları sorunlardan dolayı kıygınmış gibi davrananlara inananları ve onların yollarından giden beyinleri anlatıyor.

Bir okul arkadaşımın paylaşımıydı. Diyordu ki “Birinci yalandan sonra tüm gerçekler şüphelidir. İkinci yalandan sonra tüm şüpheler gerçektir.”

Yıllardır art arda söylenen bunca yalana, çarpıtmaya ve iftiraya karşın, hala kuşkularının gerçekliğine ihtimal veremeyen, vermeyen bir kitle var. Ve bu yüzden hala bir arpa boyu yol gidemiyoruz. Her anlamda hala sıkıntı içindeyiz.

Uygulanan yanlış politikalar nedeniyle yoksul ve çok şeye muhtaç olan insanlara döndük. Lakin kendi adıma yaşamın sıkıntı, uğraştırıcı veren yanlarından vazgeçtim vatan, millet tehlikede, altımızdaki halı da kayıyor.

İzlemeye dayanamıyorum, televizyonlarda “gazeteci, aydın” kimliğine bürünmüş donanımsız yorumcular her gün günah işliyor.

Nasıl mı? Aslında ekranlarda yapılan günahların, “hırsızlıktan” farkı yok, “diğer bütün günahlar gibi hırsızlığın çeşitlemesi.”

Örneğin yalan söylendiğinde insanların gerçeğe ulaşma hakkı çalınmış olur. Hile yapılıp, birisi ya da birileri aldatıldığında doğruluğu, haklılığı çalınmış olur.

Irkı, mezhebi, inancı, milliyeti, düşünsel alanı ne olursa olsun bir insan öldürüldüğünde veya yargılanmadan, suçu gerçek kanıtlarla belgelenmeden aylarca hatta yıllarca hapiste yatmasına sebep olunduğunda, bir yaşam çalınmış olur.

Günümüzde bunların her türünü yaşayarak görüyoruz. Hatta “yok yahu bu kadarı da olmaz” dediklerimiz bir bir oluyor ve biz yalnızca seyrediyoruz.

Yaşadıklarımızı tarihten ders çıkarma adına eskiden yaşanan kimi hukuk tanımaz uygulamalarla örneklendirmek hafif kalıyor. Ama ders de almıyoruz.

Demokrasi dersi verecek değilim. Bir anımsatma için belirtiyorum. Her ne kadar Türkiye’de Demokrasi’ye geçişin 1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dışında ikinci bir partinin -Nuri Demirağ liderliğindeki Millî Kalkınma Partisi (MKP)- kurularak 1946 genel seçimlerine çok partili sistemle gidilmesi ile başladığı yazılıp söylense de, Türkiye'de demokrasiyi kurma çabalarının yaklaşık 200 yıllık bir tarihi gelişim süreci vardır. 1808'de Sened-i İttifak ile başlayıp,1876'da Kanun-i Esasi'nin ilâmıyla gelişen süreç Cumhuriyetin bir eseri olarak günümüze kadar devam etmiştir.

Ancak bunca uğraşa karşın yaşananlardan ders çıkaramadığımız da ortada! “Hiç ders alınsaydı tarih tekrarlanır mıydı” denilir ya, ders de çıkarmıyoruz. Tarihimizle yüzleşmeyi göze alanlar bugün yaşadığımız ve adına “”keyfi ve baskıcı yönetim, diğer adıyla istibdat” denilen yönetimsizliği, Abdülhamit ve Vahdettin dönemleriyle karşılaştırabilselerdi tehlikenin de farkına varmazlar mıydı?

“Osmanlının torunlarıyız” diyenler, bu kavramların içinin boşaltıldığı, tam aksi yönünde yönetim uygulanan dönemlerini değil de, Osmanlı’nın hak, hukuk ve adaletten ayrılmadığı dönemlerini kendilerine örnek alsalardı bugün endişeyle izlediğimiz gelişmeler yaşanır mıydı? Vahdettin'in İngiliz Zırhlısıyla kaçmasını zafer sayıp, Lozan'ı zafer saymamaları, “Kurtuluş Savaşı” için “Neyden kurtuluyoruz” diye sormaları mümkün olur muydu?

2026 yılında da gelişmeleri endişeyle izliyoruz. Örneğin neden “Tek millet, tek bayrak, tek vatan” denilmektedir ?” Niçin “Türk Milleti, Türk Bayrağı ve Türk vatanı” denilmiyor? Neden “Kurtuluş Savaşı” denilmesinden rahatsızlık duyuluyor. Türkiye Türksüzleştirmek mi istenilmektedir? Hedef Türk milli kimliği ve ulusal devleti yok etmek mi? Hain terör örgütünün bildirisini iyi okuduğunuzda bunu daha iyi anlayabilirsiniz. Şu iftiraya bakar mısınız? “PKK katı Kürt inkârının, buna dayalı imha siyasetinin, soykırım ve asimilasyon politikalarının egemen olduğu koşullarda şekillenmiş.” Bunları söyleyenler tarihten de bir haber…

Şimdi “Eşit yurttaşlık” istiyorlarmış. Sıradan bir istek değil bu! Bu, yurttaşlığı etnik kökenlere bölmek, Anayasa’mızdaki (madde 66) Türk Vatandaşlığı ifadesini silme isteğidir. Başka nasıl anlatsınlar, istekleri çok açıktır. İstedikleri çok milliyetli başka bir rejim istediğidir.

Bu bildiri bir meydan okumadır. Kendilerince Demokratik Cumhuriyet adını verdikleri sözde yeni bir siyasi yapılanmanın yol haritasını çizmişlerdir. 41 yıllık bebek katili terörist bir yapı 100 yıllık Cumhuriyet’e sözde Demokratik Cumhuriyet adıyla yol göstermekte ve kamuoyunu yönlendirme işlevine soyunan bir takım kişiler de buna alkış tutmaktadırlar. Bir terör organizasyonunun yönetim kademesi ve sözde kongresi Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e yol haritası çizebilir, Lozan’ı yok sayabilir mi?

Ancak kimlerin bir araya geldiklerine bakınca endişelenmemek de mümkün değil. Sıraları sıklaştırmak gerekiyor.

Çoğumuz ya da en azından önemli bir kitle halen kavrayamadı! Bir sorunu zaten onu var eden zihin düzeyi ile çözmezsiniz. Bize yeni iktidar değil, yeni zihin lazım. Ancak bu takdirde gelen gideni aratmaz.

Bizleri en çok şaşırtanlarsa bir zamanlar milliyetçilikten, ülkücülükten dem vuranların bir kısmının ikiyüzlü davranmaları, ilkeye, inandıklarına göre değil, günlük gelişmelere ve çıkarlarına uygun konuşmakta sakınca duymamalarıdır. Konuştuğunda mangalda kül bırakmayan belagat ustaları, bugün Türk Milliyetçiliğinin (Atatürk Milliyetçiliği’ nin) kararlı ve ilkeli duruşunu sergilemeyip, günü “dengeci” bir yaklaşımla idare etmeye çalışıyor.

Oysa mesele; rüzgâr arkanızdan estiğinde konuşmak değil, fırtına yüzünüze çarptığında bile aynı noktada dimdik durabilmektir; devlet ve millet onurumuzun örselenmesine izin vermemektir. Makamlar geçicidir, unvanlar silinebilir. Ancak duruşlar hafızalarda kalır. Ve millet, asıl olarak bu duruşları kaydeder ve kaydediyor.

Türk Milleti dün inandıklarını, ilkeyi, memleketi, Türk milletini ve şehitlerin emanetini savunanları unutmayacağı gibi, günü kurtarma derdinde olanları ve suskunları da unutmayacaktır.

Sözün özü; “vatanı bölenle pazarlık olmaz, olur diyen Türk olamaz.”