İnsanoğlu yaşadığı şehri anlamaktan, hissetmekten ve onunla kurduğu aidiyet bağından uzaklaştıkça; hafızası ve kimliği olan o yaşam alanları, şehirler, ne yazık ki yalnızca birer adres ve ikamet bilgisine dönüşmeye başlıyor.

Oysa şehirler, sadece içinde bulunduğumuz fiziki bir yapı değil; hafızamızı şekillendiren, kültürümüzü besleyen, aidiyet duygumuzu güçlendiren ve hayat anlayışımıza yön veren canlı mekânlardır.

Sokaklarında yürümek, meydanlarında vakit geçirmek ya da binalarında ömür sürmek; bir şehirle gerçek anlamda bağ kurmaya yetmez. Şehri yaşamak: onun ruhunu hissedebilmek, geçmişini anlayabilmek ve geleceğine katkı sunabilmektir.

Şehirde yaşamak ile şehri yaşamak arasındaki fark da burada ortaya çıkar.

Şehirde yaşama: bir nüfus kaydından, bir cadde isminden ve bir kapı numarasından ibaret bir hayatı, yani yalnızca bir şehir sakini olmayı ifade eder.
Şehri yaşamak ise bastığımız toprağın hafızasını tanımayı, şehrin geçmişine sahip çıkmayı; bugününe değer katmayı ve kendimizi o şehrin emanetçisi olarak görebilmeyi gerektirir.

Çünkü şehir; yalnızca taş, beton ve asfalttan ibaret değildir. İnsanıyla, kültürel değerleriyle, tarihî dokusuyla, doğal güzellikleriyle ve yaşam anlayışıyla bir bütündür. İnsan da ancak bu bütünün bir parçası olabildiği ölçüde şehri gerçekten yaşayabilir.

Medeniyet tarihimizin kurucu nefeslerinden Şeyh Edebali’nin, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” nasihati, asırlardır sönmeyen bir kandil gibi bugün de yolumuzu aydınlatan bir şiar niteliğindedir.

Şehir anlayışımızı şekillendirirken bu nasihatı rehber edinmeli; insanı merkeze alan, aidiyet duygusunu besleyen ve şehirle hemhâl olmayı teşvik eden bir bakış açısını yaşatmalıyız.

Zira insanı yaşatmak; ona yalnızca konforunu artıracak yollar, modern binalar ve çeşitli hizmetler sunmakla sınırlı değildir.

Asıl mesele; yaşadığı yere karşı aidiyet duygusunu güçlendirmek, kültürel hafızasını diri tutmak ve şehrine karşı sorumluluk bilinci kazandırabilmektir.

Bu açıdan bakıldığında şehir; esnafından çiftçisine, sanayicisinden akademisyenine ve bürokratına, STK’sından siyaset kurumuna kadar; kısacası o şehirde nefes alan herkesin ortak emanetidir.

Dolayısıyla hepimizin söyleyecek bir sözü, üstlenecek bir sorumluluğu olmalıdır. Yaşadığımız, ürettiğimiz, tükettiğimiz ve kazandığımız bu şehrin bizden bir vefa beklediğinin farkında olmak zorundayız.

Gerçek aidiyet, şehre uzaktan bakan bir seyirci olmak değil; onun derdiyle dertlenebilmek ve geleceğine katkı sunabilmektir. Bu nedenle bir şehre sahip çıkmak, gerektiğinde elini taşın altına koyabilmekle anlam kazanır.

Aksi hâlde şehirler; sınırları metrekarelerle belirlenen, doğduğumuz, yaşadığımız ve zamanı geldiğinde dönmemek üzere ayrıldığımız mekânlardan ibaret kalır.

Böyle bir ilişki, yalnızca belirlenmiş sınırlar içinde ömür sürmek anlamına gelir ki; bu da şehri gerçek manada yaşadığımız anlamına gelmez. Şehri yaşamak, o şehrin hafızasına, kültürüne ve hikâyesine ortak olmaktır. Bu hikâyeye emek, sorumluluk ve değer katabilmektir.

Çünkü şehirler; kendilerine emek veren, geçmişine sahip çıkan ve geleceği için gayret gösteren insanların omuzlarında yükselir.

Unutmamalıyız ki şehirler kendiliğinden güzelleşmez. Onları güzelleştiren; sahiplenen, koruyan, kültürel ve tarihî bağlarını koparmadan geleceğe taşıyan insanlardır.

Bugün attığımız her adım, kurduğumuz her yapıcı cümle ve üstlendiğimiz her sorumluluk, yarının şehir kimliğini şekillendirecektir.

Eğer daha yaşanabilir şehirler istiyorsak, önce o şehre ait olduğumuzu hissetmeli ve bu aidiyetin gereğini yerine getirmeliyiz. Şehrin bize emanet olduğunu bilerek uzaktan seyretmek yerine; sahiplenmeli, yaşatmalı ve geleceğe taşımalıyız.

Unutulmaması gereken husus ise bu emaneti bize emanet edenlerinde, bir başkasından emanet almaları gerçeğidir.

Öyleyse emanete sahip çıkalım, şehirde yaşamak yerine şehri yaşayalım…