İnsan, dünyaya gelirken hiçbir şey getirmediği gibi giderken de maddi anlamda hiçbir şeyi beraberinde götüremez.

Ancak geride mutlaka bir iz bırakır. Asıl mesele, bırakılan bu izin nasıl bir iz olduğudur.

Bazı insanlar, ömürleri boyunca kırdıkları gönüllerle, sergiledikleri ilkesizliklerle, bitmek bilmeyen çıkar hesaplarıyla ve karakter zaaflarıyla hatırlanırlar. Bulundukları makamlara değer katmak yerine, makamların gölgesinde yaşamayı tercih ederler. Başarılarını üretimle değil, başkalarını küçümsemekle; saygınlıklarını emekle değil, güç odaklarına yakın durmakla elde etmeye çalışırlar. Böyle insanlar da iz bırakırlar; ancak bu iz, insanların hafızasında hayranlık değil, ibret duygusu uyandırır.

Karaktersizlik de bir izdir. Ama bu, insanın gurur duyacağı bir miras değildir.

Buna karşılık bazı insanlar vardır ki; sessizce çalışırlar. Yaptıkları işlerin reklamını yapmaktan çok, işin kendisine odaklanırlar. Bir öğrencinin hayatına dokunurlar, bir şehrin kalkınması için proje üretirler, kültüre, turizme, sanata, bilime, spora veya sosyal hayata değer katarlar. Onlar gittiklerinde geride yalnızca isimlerini değil; yetiştirdikleri insanları, hayata geçirdikleri eserleri ve topluma kazandırdıkları değerleri bırakırlar.

Çünkü gerçek iz, toprağa basılan ayak izi değildir. Gerçek iz, insanların hayatında oluşturulan olumlu değişimdir.

Tarih de bunun en güçlü şahididir. Yüzyıllar sonra bile bazı isimleri saygıyla anıyoruz. Çünkü onlar sadece yaşamadılar; yaşadıkları çağa, zamana anlam kattılar. Buna karşılık, bir dönem güç sahibi olmuş nice insanın adı bugün ya unutulmuştur ya da kötü örnek olarak anılmaktadır. Demek ki makamlar, servetler ve unvanlar kalıcılığı garanti etmez. Kalıcılığı sağlayan; karakter, ahlak ve fayda üretmektir.

Toplumların gelişmesini sağlayanlar da işte bu ikinci gruptur. Onlar sorunlardan beslenmez, çözüm üretirler. Kavgayı değil uzlaşmayı, dedikoduyu değil üretmeyi, yıkmayı değil inşa etmeyi tercih ederler. Çünkü bilirler ki insanın gerçek büyüklüğü, başkalarını küçültmesinde değil; başkalarına değer katabilmesindedir.

Ne yazık ki günümüzde görünür olmak ile değerli olmak çoğu zaman birbirine karıştırılıyor. Sosyal medyada gündem olmak, yüksek sesle konuşmak ya da sürekli kendini övmek, kalıcı bir başarı anlamına gelmez. Bir insanın gerçek değeri, kameralar kapandıktan sonra yaptığı işlerde ve kendisinden hiçbir karşılık beklemeden ortaya koyduğu katkılarda gizlidir.

Aslında herkes şu soruyu kendine sormalıdır: "Ben bu dünyadan ayrıldığımda insanlar beni hangi yönümle hatırlayacak?"

Bir makam sahibi olarak mı? Bir servet sahibi olarak mı?

Yoksa insanların hayatına dokunan, yaşadığı çevreyi güzelleştiren, dürüstlüğüyle güven veren ve geride eserler bırakan biri olarak mı?

İnsanın en büyük mirası çocuklarına bıraktığı mal varlığı değildir. En büyük mirası, adının yanında anılan itibarıdır. Çünkü servet tükenebilir, makam sona erebilir, alkışlar susabilir. Fakat güzel bir isim, sağlam bir karakter ve topluma kazandırılmış eserler, nesiller boyunca yaşamaya devam eder.

Allah çoluğundan çocuğundan çıkarsın” bedduasına muhatap olmak, inançlı ve karakterli bir insanı derinden sarsabilecek, yükü ağır bir durumdur. Bu ahı alana yazık ki yazık…

Sonuç olarak herkes iz bırakır. Kimisi kırdığı kalplerle, tükettiği güvenle ve ilkesizliğiyle... Kimisi ise inşa ettiği eserlerle, yetiştirdiği insanlarla ve topluma kattığı değerlerle...

Seçim, her zaman insanın kendisine aittir.

Önemli olan iz bırakmak değil; geriye dönüp bakıldığında o izin saygıyla mı, yoksa ibretle mi hatırlanacağıdır.