Bazı insanlar öldükten sonra mezar taşları unutulur ama yaptıkları eserler yaşamaya devam eder.
Bazılarının ise mezar taşları kalır, isimleri kalır; geriye sadece utanç dolu hikâyeler bırakırlar.
Çünkü insan, bu dünyadan ayrılırken arkasında mutlaka bir şey bırakır.
Ya iz... Ya da leke...
Ne acıdır ki çağımızda başarı ile zenginlik, itibar ile gösteriş, güç ile haklılık birbirine karıştırılıyor. Oysa büyük evler inşa etmek, lüks arabalara binmek, büyük makamlar işgal etmek, büyük servetler edinmek; büyük insan olmaya yetmiyor.
Büyük insan olmak için önce büyük bir vicdan gerekir.
Bugün toplumun en büyük yaralarından biri, ahlaki pusulanın bozulmuş olmasıdır. Artık bazı insanlar alın teriyle yükselmeyi uzun bir yol; kısa yoldan köşe dönmeyi ise akıllılık sanıyor.
Oysa hırsızlığın da bir ahlakı yoktur.
Kasadan para çalanla, başkasının emeğine, parasına çökenle, milletin malını hoyratça tüketen arasında özde hiçbir fark yoktur.
Başkalarının emeğini çalan, fikrini sahiplenen, hakkını gasp eden, liyakatin yerine sadakati koyan, kul hakkını para ve makam hırsına kurban eden de aslında aynı karanlığın yolcusudur.
Çünkü hırsızlık sadece cebe uzanan el değildir. Hırsızlık, bazen geleceğe uzanan eldir.
Bir çocuğun eğitim hakkını çalmak... Bir gencin umutlarını torpille elinden almak...Bir şehrin gelişmesini kişisel hesaplara kurban etmek...Toplumun ortak kaynaklarını kendi mülkü gibi görmek...
Bunların her biri, görünmeyen ama nesiller boyu bedeli ödenen hırsızlıklardır.
Dolandırıcılık da yalnızca sahte imza atmak değildir. En büyük dolandırıcılık, güveni çalmaktır.
Dürüstlük maskesi takıp insanları kandırmak... Bir insanın emeğini çalmak… Yapamayacağını bile bile söz vermek... Hak etmediği itibarı hak etmiş gibi sunmak... Gerçekleri eğip bükerek çıkar devşirmek... İnsanların umutlarını sermaye yapmak...
Bütün bunlar, kanun kitaplarının tanımladığı suçlardan önce vicdanın mahkûm ettiği davranışlardır.
Ne yazık ki bazı insanlar, hayatları boyunca tek bir eser üretemezler.
Bir kitap yazmazlar. Bir öğrenci yetiştirmezler. Proje geliştiremezler. Bir şehrin sorununa çözüm üretmezler. Yaşadıkları şehre somut bir şey kazandırmazlar. Şehri ihtiraslarıyla tüketip durular.
Ama buna rağmen utanmadan gündemde kalmaya çabalarlar. İlginç olan rağbet de görürler. Çünkü dedikodu üretmek, iftira atmak, yalan söylemek onlar için kolaydır. Fitne çıkarmak kolaydır. Çamur atmak kolaydır. Çözüm üretmek zordur. İnsan kalabilmek zordur.
İşte insanın karakteri de tam burada ortaya çıkar. Çünkü karakter, alkışlanırken değil; kimsenin görmediği anda belli olur.
Dürüstlük, adamlık kameraların önünde yapılan gösteri değildir. İmkân bulduğunda uzaktan hamaset yapmak, bol keseden atmak değildir. Dürüstlük, kapılar kapandığında da aynı insan olarak kalabilmektir.
Tarih, bunun sayısız örneğini önümüze koyuyor. Bir zamanlar isimlerinden korkulan nice insanlar bugün kimsenin hafızasında yok.
Ama sessiz sedasız çalışan öğretmenler, bilim insanları, akademisyenler, sanatçılar, gönüllüler, hayırseverler ve memleketi için ömrünü tüketen insanlar, yıllar geçse de dualarla anılıyor.
Çünkü zaman, en adil hâkimdir. Bugün alkışlananı yarın unutabilir. Ama gerçekten fayda üreteni asla unutmaz.
İnsanların özellikle de karaktersizlerin hafızası zayıf olabilir. Vicdanın hafızası ise hiç silinmez.
Bir gün herkes gider. Makamlar boşalır. Koltuklar el değiştirir. Kasalar yeni sahipler bulur.
Alkışlar diner. Kalabalıklar dağılır. Geriye yalnızca şu soru kalır:
Bu insan yaşadığı yıllarda neyi çoğalttı?
Umudu mu? Güveni mi? Adaleti mi? Dürüstlüğü mü? Güzel ahlakı mı? Bilgiyi mi?
Yoksa korkuyu, haksızlığı, çıkarı, karaktersizliği ve güvensizliği mi?
İnsan, çocuklarına bıraktığı miras kadar; toplumun vicdanına bıraktığı hatırayla da yaşar.
Bazı isimler duyulduğunda insanların yüzünde bir tebessüm belirir.
Bazı isimler anıldığında ise derin bir sessizlik çöker. İnsanların yüzünde üzüntü değil, acıma oluşur.
Çünkü herkes yaşar... Ama herkes yaşamış sayılmaz.
Hayatı anlamlı kılan, nefes almak değil; nefes verdiğin topluma değer katmaktır.
Gerçek servet banka hesaplarında değil, iyi insanların gönlünde biriktirilen itibardadır.
Gerçek makam koltuklar değildir. Gerçek makam, kaliteli ve kendini bilen insanların kalbinde edindiğin yerdir.
Ve unutulmamalıdır ki... İnsan, öldüğünde toprağa gömülür. Karakteri ise insanların hafızasına...
Kimisi bir çınar gibi gölge olur.
Kimisi ise bir ömür boyunca silemeyeceği bir leke...
Tercih, her insanın kendi vicdanına bırakılmıştır.