Öğretmeni şikâyetle susturan, çocuğu her durumda haklı gören anlayış bizi nereye götürüyor?

Bir zamanlar öğretmenin sözü evde karşılık bulur, okulda verdiği eğitim ailede desteklenirdi.

Öğretmen, yalnızca ders anlatan değil; yol gösteren, karakter kazandıran, doğruyu yanlıştan ayırmayı öğreten ve geleceği şekillendiren saygın bir eğitimciydi.

Bugün ise acı bir soruyla karşı karşıyayız:

Ne oldu da öğretmen, öğrencisine bilgi ve terbiye kazandırmaya çalışırken kendisini veli şikâyetlerine, soruşturmalara ve baskılara karşı savunmak zorunda kalan bir meslek mensubuna dönüştü?

Daha da önemlisi, 14-15 yaşındaki çocukların okullarda şiddete başvurabildiği, öğretmenine veya arkadaşına saldırabildiği, zaman zaman cinayete varan olayların yaşanabildiği bir toplumsal iklimi nasıl önleyeceğiz?

BU GİDİŞ NEREYE?

Öğretmen eğitim mi verecek, kendisini mi savunacak?

Günümüzde bazı öğretmenlerimiz, öğrencisine ders anlatmanın yanında veli şikâyetleriyle uğraşmak, kendisini açıklamak ve hakkında yapılabilecek başvuruların endişesini taşımak zorunda kalıyor.

Sınıfta yanlış bir davranışı düzeltmek, kurallara uymayan öğrenciyi uyarmak veya sorumluluklarını hatırlatmak, kimi zaman öğretmenin başına ciddi sorunlar açabiliyor.

Bazı veliler, çocuklarının her davranışını savunuyor; haklı bir uyarıyı bile çocuklarına yöneltilmiş bir haksızlık olarak değerlendirebiliyor.

Elbette her veli böyle değil. Öğretmenin emeğine saygı duyan, okul ile iş birliği yapan, çocuğunun gelişimi için sorumluluk üstlenen binlerce Velilerimize var.

Ancak çocuğunu korumakla çocuğunun her davranışını haklı görmek arasındaki çizgi giderek daha fazla önem kazanıyor.

Çocuğumuzu sevmek, onu hatalarından arındırmaz.
Tam tersine, hatasını zamanında fark etmesine yardımcı olmak, ona verebileceğimiz en büyük iyiliklerden biridir.

Evde Prens ve Prenses muamelesi gören , her istediği yapılan, yanlış yaptığında bile savunulan bir çocuk; okulda kurallarla, sınırlarla ve başkalarının haklarıyla karşılaştığında bunları kabullenmekte zorlanabilir.

Hayat, her zaman istediğimiz gibi davranan insanlarla dolu değildir.

Çocuklarımızı gerçek hayata hazırlamak, onları her güçlükten uzak tutmakla değil, güçlüklerle doğru biçimde baş etmeyi öğretmekle mümkündür.

CİMER'e şikâyet mi, çocuğa eğitim mi?

Elbette Şikâyet hakkı, vatandaşın temel haklarından biridir.

Öğretmenler de hata yapabilir; haksızlık yapan, yetkisini kötüye kullanan veya öğrencinin kişiliğine zarar veren bir eğitimci elbette denetlenmelidir.

Ancak ortada ne olduğunu araştırmadan, tarafları dinlemeden ve olayın gerçek yüzünü öğrenmeden doğrudan şikâyet mekanizmalarına başvurmak, her zaman adaletin sağlanmasına hizmet etmez.

CİMER dâhil bütün başvuru yolları, gerçek sorunların çözümü hakkın teslimi vei adaletin tesisi çin kullanılmalıdır.

Öğretmeni sindirmenin veya baskı altında tutmanın aracı hâline getirilmemelidir.

Ailemdeki akademisyen ve öğretmenler sayesinde,
eğitimcilerin yaşadığı sorunların sadece dışarıdan görünen yönünü değil, günlük hayatlarına ve mesleki motivasyonlarına yansıyan boyutlarını da gözlemliyorum.

Bazı öğretmenlerimizin, öğrencilerine daha fazla zaman ayırmaları gerekirken kendilerini açıklamakla, şikâyetlere cevap vermekle ve haklarında bir işlem yapılıp yapılmayacağını düşünmekle meşgul kaldıklarını görüyorum.

Şimdi soralım: Öğretmenin enerjisini sınıfta öğrencisine mi harcaması daha yararlıdır, yoksa günlerini şikâyetlere cevap vererek mi geçirmesi?

Öğretmeni sürekli kendisini savunmak zorunda bırakırsak, öğrencisini yetiştirmeye ne zaman fırsat bulacak?

Şiddetin önüne yalnızca güvenlik önlemleriyle geçemeyiz

Okullarda 14-15 yaşındaki çocukların karıştığı ağır şiddet olayları, hepimizi derinden düşündürmelidir.

Bu olayların nedenleri tek bir başlıkla açıklanamaz.

Aile içi ilişkiler, akran baskısı, dijital ortamların etkisi, öfke kontrolü, psikolojik sorunlar, şiddeti özendiren içerikler ve okul iklimi birlikte değerlendirilmelidir.

Bir çocuğun şiddete yönelmesini önlemek, yalnızca olay gerçekleştikten sonra ceza vermekle mümkün değildir.

Şiddetin işaretlerini erken fark etmek, çocukla sağlıklı iletişim kurmak ve gerektiğinde uzman desteği sağlamak gerekir.

Peki, öğretmenin öğrencisini yakından tanımasına, davranışlarındaki değişimleri fark etmesine ve riskleri zamanında bildirmesine imkân verilmeyen bir ortamda bunu nasıl başaracağız?

Öğretmenin otoritesi, öğrenciyi korkutmak veya susturmak değildir.

Gerçek otorite; adalet, güven, tutarlılık ve sorumluluk üzerine kurulur.

Öğretmen, öğrencinin kişilik haklarını korurken kuralları da kararlılıkla uygulayabilmelidir.

Aile de okul da çocuğa aynı temel mesajı vermelidir:

Hata yapabilirsin ama hatanın sorumluluğunu üstlenmelisin.

Öfkelenebilirsin ama şiddete başvuramazsın. Hakkını arayabilirsin ama başkasının hakkını çiğneyemezsin.

PEKİ NE YAPMALIYIZ?

Öncelikle öğretmenin mesleki itibarı ve pedagojik yetkisi korunmalı; öğrenciye yönelik haksız davranış iddiaları ise tarafsız ve hızlı biçimde incelenmelidir.

Ne öğretmen peşinen suçlu ilan edilmeli ne de öğrencinin şikâyeti görmezden gelinmelidir.

Velilerle okul arasında sağlıklı iletişim kurulmalı; sorunlar mümkün olduğunca önce yüz yüze görüşmelerle ele alınmalı, gerekli durumlarda resmî başvuru yolları elbette kullanılmalıdır.

Öğretmenlerin asılsız suçlamalara karşı güvenceleri güçlendirilirken, görevini kötüye kullananlar için de etkili denetim sağlanmalıdır.

Okullarda rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri güçlendirilmeli; tehdit, zorbalık, silaha erişim ve şiddet eğilimi gibi risk işaretleri ciddiyetle ele alınmalıdır.

Aileler, öğretmenler, okul yönetimleri, rehberlik uzmanları ve ilgili kurumlar arasında etkili bir iş birliği oluşturulmalıdır.

En önemlisi, çocuklarımıza saygının korku olmadığını, disiplinin baskı anlamına gelmediğini, özgürlüğün sınırsızlık demek olmadığını öğretmeliyiz.

Geçmişteki “Eti senin, kemiği benim” anlayışına bütünüyle dönmek mümkün olmadığı gibi, öğretmeni her adımında baskı altında tutan bir anlayışla geleceği kurmak da mümkün değildir.

İhtiyacımız olan; öğretmenin saygınlığını koruyan, öğrencinin haklarını güvence altına alan, veliyi eğitim sürecinin sorumlu bir ortağı hâline getiren dengeli bir anlayıştır.

Unutmayalım: Öğretmenini değersizleştiren, hatayı düzeltme çabasını cezalandıran, sorumluluk yerine sürekli haklılık duygusunu besleyen bir eğitim anlayışı, çocuklarımıza iyilik getirmez.

Öğretmeni korumak, yanlışa göz yummak değildir. Öğrenciyi korumak da her davranışını savunmak değildir.

İlkokul öğretmenimle aradan yarım asır, tam 50 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ aynı heyecan, sevgi ve saygıyla iletişimimi sürdürüyorum.

Onunla konuşmak, geçmişimi ve çocukluk yıllarımı yeniden yaşamak bana büyük mutluluk veriyor. Çünkü gerçek öğretmen, yalnızca öğrencisinin hafızasında değil, gönlünde de iz bırakandır.

Öğretmenlerimizin itibarını, çocuklarımızın güvenliğini ve ailelerimizin sorumluluğunu birlikte korumak zorundayız.

Çünkü öğretmen yalnızca bugünün öğrencisini yetiştirmez; yarının anne babasını, bilim insanını, yöneticisini ve vatandaşını da yetiştirir.

Öğretmenin itibarı sarsılırsa eğitim sarsılır.

Eğitim sarsılırsa geleceğimiz sarsılır.

Peki, geleceğimizi kendi ellerimizle sarsmaya daha ne kadar seyirci kalacağız?

Ailede değerlerle yetişen, okulda öğretmenine temeller üzerine kuramayız.”