Riyakârlık, samimiyetsizlik, kayırmacılık ve liyakatsizlik…
Toplumun gücünü zayıflatan bu sorunların çözümü nerede başlıyor?
Günümüzde toplumumuzda hemen herkes bir şeylerden şikâyetçi.
Kimi riyakârlıktan, kimi samimiyetsizlikten, kimi kayırmacılıktan, kimi adaletsizlikten, kimi de liyakatsizlikten yakınıyor.
İnsanlar arasındaki güvenin azalmasından, dostlukların menfaate dönüşmesinden, hak edenin değil, yakını olanın kazandığı bir anlayışın yaygınlaşmasından rahatsızlık duyuyoruz.
Peki, hiç kendimize şu soruyu soruyor muyuz?
Şikâyet ettiğimiz bu yanlışların ortadan kalkması için biz ne yapıyoruz?
Asıl sorgulamamız gereken konu belki de budur.
Çünkü toplumsal sorunların önemli bir bölümü, bireysel davranışlarımızın zamanla ortak bir alışkanlığa dönüşmesinden kaynaklanıyor.
Dürüstlükten söz edip dürüst davranmamak, adalet istemek ama işimize geldiğinde ayrıcalık beklemek, liyakati savunmak ama yakınımızın hak etmediği bir göreve getirilmesine ses çıkarmamak…
Bunlar yalnızca kişisel tutarsızlıklar değildir. Toplumun ahlaki yapısını ve kurumların işleyişini zayıflatan ciddi sorunlardır.
Riyakârlığın olduğu yerde güven, samimiyetin olmadığı yerde dostluk, adaletin olmadığı yerde huzur, liyakatin olmadığı yerde başarı gelişemez.
Üstelik bu sorunlar yalnızca insan ilişkilerini değil, ülkenin ekonomik ve sosyal gelişimini de olumsuz etkiler.
İşini iyi bilen, tecrübeli ve üretken insanların hak ettikleri değeri göremediği; görevlerin bilgi ve beceri yerine yakınlık ilişkileriyle dağıtıldığı bir yerde verimlilikten, gelişmeden ve sürdürülebilir başarıdan söz etmek mümkün değildir.
Peki, çözüm nedir?
Bence çözüm öncelikle ailede, eğitimde, bireysel ahlakta ve kurumsal yönetim anlayışında aranmalıdır.
Çocuklarımıza hayatta öne geçmekten önce doğru durmayı, kazanmaktan önce hak etmeyi, güçlü olmaktan önce adil olmayı öğretmeliyiz.
Çünkü insanın gerçek değeri sahip olduklarıyla değil, taşıdığı ahlak ve vicdanla ölçülür.
Kamu kurumlarında ve özel sektörde liyakati esas almalı, görevleri ehil insanlara vermeli, adalet ve hesap verebilirliği vazgeçilmez bir ilke hâline getirmeliyiz.
İnsanları makamına, parasına, siyasi görüşüne veya sağlayacağı menfaate göre değil; kişiliğine, dürüstlüğüne ve insanlığına göre değerlendirmeliyiz.
Elbette bütün bunların gerçekleşmesi için yalnızca başkalarından değişim beklemek yeterli değildir.
Her birimiz önce kendimize bakmalıyız.
Ben adil miyim? Söylediklerimle yaptıklarım örtüşüyor mu?
Hak etmeyene ayrıcalık tanıyor muyum?
Başarılı insanları destekliyor muyum? Yoksa kendi çıkarlarımı mı ön planda tutuyorum?
Bu sorulara samimiyetle cevap verebildiğimiz ölçüde toplumsal değişimin kapısını aralayabiliriz.
Sonuç olarak; güçlü toplumlar, birbirinin açığını arayanların değil, birbirinin eksiğini tamamlayanların oluşturduğu toplumlardır.
Artık birbirimizi suçlamaktan, eleştirmekten ve şikâyet etmekten öteye geçmeliyiz.
Dürüstlüğü sözde değil özde, adaleti söylemde değil uygulamada, liyakati temennide değil görevlendirmelerde, samimiyeti ise çıkar ilişkilerinde değil insan ilişkilerinde yaşatmalıyız.
Unutmayalım:
Herkesin değişmesini bekleyip kendimiz değişmiyorsak, hiçbir şeyin değişmesini bekleyemeyiz.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de,
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder.” (Nahl Suresi, 90. ayet)
Buyurarak toplumsal hayatın temel ölçülerini ortaya koymaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise:
“Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”
(Buhârî, Îmân, 7)
Buyurarak empatiyi ve samimiyeti hatırlatmaktadır.
Öyleyse önce kendimizi düzeltmeli, adaleti, dürüstlüğü ve güzel ahlakı hayatımızda yaşatmalıyız; çünkü daha iyi bir toplum, önce daha iyi insanlarla mümkündür.
Çünkü toplumsal değişim, önce insanın kendisiyle yüzleşmesiyle başlar.