Makamlar, görevler ve unvanlar; suçları örtmenin değil, adaleti tesis etmenin aracı olmalıdır. Aksi halde siyaset de, toplum da kirlenir.
Siyaset Kirlenmemeli
Son yıllarda toplum olarak üzerinde en çok düşünmemiz gereken konuların başında, hırsızlığa ve yolsuzluğa karşı gösterilen tavır geliyor.
Bir zamanlar haksızlığa uğrayanın yanında duran insanlar vardı. Bugün ise ne yazık ki bazıları, haksızlığı yapanları savunmayı marifet sayıyor.
Peki soruyorum...
Hırsızlığın hafifletilecek, mazur görülecek ya da görmezden gelinecek bir tarafı olabilir mi?
Hele ki devletin ve milletin malına el uzatanlara göz yummanın izahı nasıl yapılabilir?
Makamlar, görevler ve unvanlar; suçları örtmenin değil, adaleti tesis etmenin aracı olmalıdır. Aksi halde siyaset de, toplum da kirlenir.
Bu düşünceler beni yıllar öncesinde yaşadığım bir olaya götürüyor.
İş yerime gelen kolileri açıyordum. Kolilerin iplerini keserken kullandığım bıçağı bir kolinin üzerinde bırakmıştım. İçeriye mal taşırken bıçağı unuttum. Dışarı çıktığımda ise yerinde yoktu.
Tam o sırada kolilerin önünden geçen genç bir delikanlı dikkatimi çekti.
"Evlat, bir dakika bekler misin?" diye seslendim.
Durdu.
"Burada bir bıçak vardı, gördün mü?" diye sordum.
Önce kaçamak cevaplar verdi. Konuşmasındaki tereddüt dikkatimi çekince yanına yaklaştım. Yeleğinin içinde benim bıçağımı gördüm.
"Bu nedir?" diye sorduğumda,
"Benim bıçağım." dedi.
Gençliğin verdiği ani refleksle birkaç tokat attım, bıçağımı aldım. O da çekip gitti. Olay orada kapandı zannettim.
Ancak asıl unutamadığım bölüm birkaç gün sonra yaşandı.
Yan dükkândaki Terzi Kadir Abi beni çağırdı. İçeride tanımadığım bir kadın vardı.
Kadın söze başladı:
"Sen benim oğlumu dövmüşsün."
"Doğrudur." dedim. "Bir iki tokat attım."
Beklediğim tepki bu değildi.
Kadın bana şöyle dedi:
"Eline sağlık."
Şaşırmıştım.
Meğer oğlu eve gidince önce olayı gizlemeye çalışmış, sonra gerçeği anlatmış.
Kadın bana dönerek öyle sözler söyledi ki, aradan kırk yılı aşkın zaman geçmesine rağmen hâlâ hafızamdan silinmedi.
Dedi ki:
"Bak oğlum... Hırsızlık yapan insan toplumda dışlanır. Bir kez hırsız damgası yedi mi, o damga kolay kolay silinmez. İnsanlar ona güvenmez. İtibarı kaybolur. Ben de oğlum bu yanlıştan dönsün diye sana teşekkür etmeye geldim."
O gün, bir annenin evladına sahip çıkarken bile doğruyu savunabileceğini gördüm.
Bugün ise tam tersini görüyoruz.
Hırsızlık yapan evladını, akrabasını, arkadaşını, partilisini ya da makam sahibini sorgulamak yerine, onu savunan insanlar ortaya çıkıyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü hırsızlık kadar, hırsızlığı meşrulaştırmaya çalışmak da topluma zarar veriyor.
Eskilerin güzel bir sözü vardır:
Fakir bir insan aç kaldığı için bir ekmek çalsa, kısa sürede yakalanır, karakola götürülür ve hesabı sorulur.
Peki ya milyonlarca liralık kamu zararına sebep olanlar?
Devletin imkânlarını kendi çıkarı için kullananlar?
Yetkisini kötüye kullananlar?
Onlar hakkında aynı hassasiyet gösteriliyor mu?
İşte toplumun vicdanını yaralayan soru budur.
Hırsızlık; miktarına, makamına ya da yapan kişinin kim olduğuna göre değişmez.
Bir liranın da hesabı sorulmalıdır, milyonların da.
Hukuk, kişiye göre değil; suça göre işlemelidir.
Bugün geldiğimiz noktada bazı insanlar, yapılan yanlışlara kılıf üretmek için büyük bir gayret gösteriyor.
Oysa unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Hiçbir makam sonsuz değildir.
Hiçbir koltuk ebedî değildir.
Hiçbir güç, adaletin üzerinde değildir.
İnsan bazen hukuktan kaçabilir, bazen hesap vermeyi geciktirebilir.
Ama vicdandan kaçamaz.
İlahi adaletten de kaçamaz.
Biz buna inanıyoruz.
Er ya da geç...
Geç de olsa...
İlahi adalet mutlaka tecelli edecektir.
Bugün dokunulmaz gibi görünenler, yarın hesap vermek zorunda kalabilir.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
Son olarak şu soruyu bir kez daha sormak istiyorum:
Hırsıza göz yumana ne denir?
Hırsızlığa sessiz kalan...
Hırsızlığı savunan...
Hırsızlığa ortak olan...
Tarih ve vicdan, bunun cevabını mutlaka verecektir.
Günün Sözü "Hiçbir makam, ilahi adaletin tecellisine sonsuza kadar direnemez."