Artova’dayız…
Benim memleket.
Kutsal bildiğim topraklar.
Kalbimin kökü olan yer.
Çekim yapıyoruz.
Kameralar açık ama asıl hikâye arka planda akıyor.
Teyzem konuşuyor…
Öyle içten, öyle derin, öyle sahici ki…
İster istemez kulak kesiliyorum.
Her cümlesi nasihat.
Her kelimesi bir ömürlük tecrübe.
“Teyze,” diyorum, “gel bunu kaydedelim. Hem hatıra olur hem de insanlar faydalanır.”
Önce kabul eder gibi oluyor. Sonra bir duraksıyor.
“Olur,” diyor, “ama kimse görmesin. Bir yere koymayın olur mu?”
Israr ediyorum.
“Herkes görsün teyze… İnsanlar duysun, faydalansın.”
Bir anda gözleri doluyor.
Sustuğu yer, aslında en çok konuştuğu yer oluyor…
“Dedeniz öldü ya…” diyor.
“Eğer o yaşasaydı, izin alır anlatırdım. Şimdi o yokken kimden müsaade alayım?”
Sonra bir cümle daha…
Asıl meseleyi anlatan o cümle:
“Bir de dul bir kadınım… Başkalarının görmesi uygun olmaz.”
O an benim de gözlerim doluyor.
Yaş 80…
Ama mesele yaş değil.
Mesele bir ömür taşınan edep.
Mesele, sınırını bilen bir hayat.
Mesele, görünmek değil; doğru yaşamak.
İşte Anadolu dediğin tam olarak bu…
Gürültüsüz bir ahlak.
Gösterişsiz bir vakar.
Sessiz ama köklü bir duruş.
Bugün “özgürlük” diye anlatılan birçok şeyin, aslında ne kadar yüzeyde kaldığını o teyzenin iki cümlesinde anlıyorsun.
Biz modernleştik değil mi:
Ama derinliğimizi, içtenliğimizi ne kadar koruduk ki?
Vatan nedir diye sorsalar…
Bayrak, toprak elbette baş tacı…
Ben o teyzeyi gösteririm.
Vatan;
Bir kadının, kimse görmese bile çizgisini koruması.
Bir insanın, hayatını bir başkasının hatırasına saygıyla yaşaması.
Bir neslin, görünmeden de değerli kalabilmesi.
İşte vatan bu.
Vesselam.
Hüseyin Kömür