Tarım denildiğinde aklımıza çoğu zaman verim, üretim, kazanç ve pazar gelir.

Çiftçi daha fazla ürün almak ister.

Tüccar daha fazla kazanmak ister. Tüketici ise kaliteli ürünü uygun fiyata almak ister.

Peki bütün bunların bir sınırı var mıdır?
Bir kilo fazla ürün almak için insan sağlığını, toprağı, suyu ve geleceğimizi riske atmaya değer mi?

Aslında bu soru sadece çiftçiye değil, tarım sektörünün tamamına sorulmalıdır.

Daha fazla verim uğruna gereğinden fazla gübre kullanmak, hastalık ve zararlı yok diye bilinçsizce ilaç atmak, hasat aralığına dikkat etmemek veya tavsiye dışı uygulamalara başvurmak kısa vadede kazanç sağlayabilir.

Ama bunun bedelini kim öder?
Tüketici sağlığıyla öder.

Toprak verimliliğini kaybederek öder.

Su kaynakları
kirlenerek öder.
Ve en önemlisi, gelecek nesiller öder.

Burada önemli olan “ilaç kullanmayalım” demek değildir.

Gerektiğinde doğru ilacı, doğru dozda, doğru zamanda ve doğru teknikle kullanmaktır.

Tarımsal mücadelede bilim ile vicdan aynı tarlada buluşmalıdır.

Üstelik mesele sadece üreticinin sorumluluğu da değildir.

Ürünü değerinin altında almaya çalışan tüccarın, kaliteyi ve güvenilirliği ikinci plana atan işletmenin, sadece ucuz ürünü tercih eden tüketicinin ve görevini gerektiği gibi yapmayan denetim mekanizmalarının da bu zincirde sorumluluğu vardır.

Çünkü soframıza gelen gıda, tarladan markete kadar uzanan uzun bir zincirin ürünüdür.
Tarımda başarı yalnızca “dekardan kaç kilo aldık?” sorusuyla ölçülmemelidir.

Asıl soru şudur:
Ne pahasına kazandık?
Bir kilo fazla ürün için toprağın geleceğini, suyun temizliğini veya insan sağlığını tehlikeye atıyorsak, ortada gerçek bir kazanç yoktur.

Gerçek kazanç; insanı zehirlemeden, toprağı tüketmeden, suyu kirletmeden ve gelecek nesillerin hakkına dokunmadan üretebilmektir.

Çünkü tarım sadece para kazanma işi değildir.

Tarım aynı zamanda bir ahlak, vicdan ve emanet meselesidir.

Ve bazen insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
“Bir kilo fazla ürün için gerçekten değer mi?”