Hayal kurmak güzeldir…

Çünkü gönlümüze düşen bir hayal, Rabbimizin bize açacağı bir kapının da habercisidir.

Bazı anlarda insan, bir anlığına kurduğu hayalin etkisinden uzun süre çıkamaz.

Şimdi siz de gözlerinizi bir anlığına kapatın…

Günlük hayatın telaşından sıyrılıp, bir hayalin kapısını aralayalım.

Öyle bir hayal kuralım ki, gerçekleşmesi imkânsız görünse de gönlümüze dokunsun, yüreğimizi titretsin…

Hazır mısınız?

Öyleyse gelin, hep birlikte şöyle bir hayal kuralım…

Bir cuma sabahı bütün dünya şu haberle uyansaydı:

Rahmet peygamberi, en kâmil insan ve insanlığın önderi, son elçi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)',

O, ahlakın en mükemmel halini şahsında toplamış, bütün âlemlere merhamet ve tüm insanlığa ebedi bir rehber olarak gönderilmiş,

Efendimiz, Sultanımız,

Önderimiz.

Şefaat imiz,

Kurtarıcımız.

"Bu cuma namazını, hicret günlerinde Allah Resûlü'nü (s.a.v.) evinde ağırlama şerefine nail olan Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin adını yaşatan İstanbul'daki Eyüp Sultan Camii'nde kılacaktır."

Acaba ne olurdu?

"Bu haber, sadece Türkiye'yi değil; bütün İslam âlemini, hatta insanlığın ortak vicdanını harekete geçirir, milyonlarca insanı aynı heyecan ve hasret etrafında buluştururdu."

O an İstanbul, Medine olurdu. Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla insanlar; Medinelilerin hicret günü "Taleal Bedru Aleynâ" nidalarıyla karşıladığı gibi, gözyaşları ve hasretle

İSTANBUL EYÜB SULTAN'A

akın ederlerdi.

Çünkü O'nun gelişi, yalnız İstanbul'un değil, bütün ümmetin kalbine doğan bir rahmet güneşi olurdu.

Milyonlar değil, milyarlarca insan aynı hasretle yollara düşerdi.

Havaalanları dolup taşar, kara yolları insan seline dönüşür, denizler gemilerle, gökyüzü uçaklarla kaplanırdı.

Hiç kimse yolun uzaklığını, masrafını, yorgunluğunu düşünmezdi.

Çünkü o gün, insanların bütün hedefleri, bütün hesapları ve bütün yolculukları tek bir noktada birleşirdi:

Allah Resûlü'nün (s.a.v.) mübarek cemalini bir kez olsun görebilmek…

Susamış yürekler O’nun nazarıyla serinler, yanık gönüller O’nun huzuruyla şifa bulurdu.

Hayatın yükü, ıstırabı ve şikâyetiyle yorulmuş insanlar, O’nun bir tebessümünde yeniden hayat bulur; gönüllerindeki karanlıklar yerini huzura, ümitsizlikler ise ümide bırakırdı.

Çünkü O’nu görmek, sadece bir yüz görmek değildi.

O’nu görmek; rahmeti görmek, merhameti görmek, sevgiyi görmek, insanlığın en güzel hâlini görmekti.

Belki de insanın bütün ömrü boyunca aradığı huzur, O’nun mübarek cemaline bir an olsun bakabilmekte saklıydı.

“O Geliyor Deselerdi…”

Günlerce beklemek, saatlerce ayakta kalmak, aç ve susuz yolculuk yapmak kimseye ağır gelmezdi.

Çünkü beklenen; insanlığa rahmet olarak gönderilen, doğruluğun, adaletin, merhametin ve güzel ahlâkın en mükemmel örneği olan Allah'ın Resûlü idi.

Eyüp Sultan Camii, o gün sadece bir ibadet mekânı değil, ümmetin ortak hasretinin buluştuğu kutlu bir merkez hâline gelirdi.

Diller salavatlarla, gözler hasret gözyaşlarıyla, gönüller ise tarifsiz bir muhabbetle dolardı.

Eyüp Sultan'ın avlusu değil, bütün İstanbul bir mescide dönüşürdü.

Dillerde yalnızca salavatlar...

Gözlerde hasret...

Kalplerde tarifsiz bir heyecan...

Çünkü gelecek olan, sıradan bir insan değil; âlemlere rahmet olarak gönderilen, insanlığın en büyük öğretmeni, en güvenilir rehberi, en merhametli babası, en güzel ahlâkın sahibi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) dir.

Efendimizi, görebilmek uğruna insanlar makamlarını, servetlerini, rahatlarını hiç düşünmeden geride bırakırlardı.

Peki…

Şimdi o güzel hayale bir son verelim ve yeniden gerçek dünyamıza dönelim.

Ve kendimize, sessizce ama yüreğimizin derinliklerine dokunacak şu soruları soralım:

Biz, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) gerçekten ne kadar özlüyoruz?

Ne kadar seviyoruz?

O’nun sevgisi hayatımızın neresinde?

Adını duyduğumuzda kalbimiz titriyor mu?

Salavat getirdiğimizde gönlümüzde bir hasret uyanıyor mu?

O’nun güzel ahlâkını ne kadar taşıyoruz?

Merhametini ne kadar kuşanıyor, affediciliğini ne kadar yaşayabiliyoruz?

Komşumuz, dostumuz, eşimiz, evladımız ve hatta bize kötülük eden insanlarla ilişkimizde O’nun sünnetinden ne kadar iz var?

Çünkü Peygamber sevgisi, sadece dilde söylenen bir söz değildir.

Sevgi; özlemektir, örnek almaktır, izinden yürümektir.

Sevgi; O’nun güzel ahlâkını kendi hayatımıza taşımaktır.

Belki de asıl soru şudur:

Biz “Ya Resûlallah, seni çok seviyoruz” derken, hayatımız O’nun sevgisine gerçekten şahitlik ediyor mu?

İşte insanın kendisiyle baş başa kalıp cevaplaması gereken soru tam da budur.

Çünkü O’nu sevmek kolaydır…

Asıl mesele, O’nun sevdiği gibi yaşamaktır.

Bugün O aramızda bedenen bulunmuyor diye, O'na olan sevgimiz eksilmeli mi?

Hayır...

Çünkü O'nun sünneti aramızda...

Kur'an'ı bize ulaştıran mübarek hayatı aramızda...

Duaları, merhameti, örnek ahlâkı ve kutlu mirası aramızda...

Belki bugün Eyüp Sultan Camii'nde O'nu karşılayamıyoruz;

fakat her gün O'nun sünnetini yaşayarak gönlümüzde misafir edebiliriz.

Gerçek sevgi, sadece kavuşmayı istemek değildir.

Gerçek sevgi, sevdiğinin yolunda yürümek ve onun izini takip edebilmektir.

Gerçek muhabbet, dilde salavatla birlikte hayatta sadakat göstermektir.

Bugün bizlere düşen; O'nu görmekten mahrum olsak da, O'nun görmek istediği bir mümin olabilmektir.

Çünkü O'nun en büyük arzusu; ümmetinin kurtuluşa ermesi, birbirini sevmesi, adaletli olması, merhameti yaşatması ve Allah'ın rızasına ulaşmasıydı.

Belki bir gün, bu dünyada değil...

Ama Rabbimizin vaad ettiği ebedî yurtta, Kevser Havuzu'nun başında O'nun mübarek tebessümüyle karşılaşabilmek...

İşte asıl bayram...

İşte asıl vuslat...

İşte bütün hasretlerin son bulacağı an odur.

Allah'ım!

Kalplerimize Habîbinin sevgisini bütün sevgilerden üstün eyle.

Bize onun sünnetine sımsıkı sarılmayı nasip eyle , "Kişi sevdiğiyle beraberdir." müjdesine nail olan kullarından eyle.