Türkiye'nin ev sahipliğinde düzenlenen NATO Ankara Zirvesi, 32 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla tamamlandı. Bu denli önemli bir toplantının ülkemizde yapılmış olması ve hele de konukların mehter eşliğinde, yeniçeri ve Türk devletlerinin ordu kıyafetleriyle karşılanmaları her Türk vatandaşının göğsünü kabarttı. Mehtere sırtını dönenlere inat, mekânda tarihin derinliklerinden verilen mesajın adreslerine teslim edildiği işte yabancı bir gazetecinin (Bulgar yazar SophiaProneikos) kaleminden çıkanları siz değerli okurlarıma aynen aktarıyorum.“Tarih, beni şaşırmaktan asla vazgeçmeyen bir alışkanlığa sahiptir. Neredeyse hiç kaybolmaz. Sadece kendini o kadar zarif bir şekilde sunmayı öğrenir ki, modern insanlar buna törensel protokol demeye başlar.Tam da bu yüzden, Ankara'daki NATO Zirvesi'nin en büyüleyici sahnesi, müzakere masasının etrafında gerçekleşmedi. Bu sahne, ilk el sıkışmadan hemen önce yaşandı; yirmi birinci yüzyılın en güçlü askerî ittifakının liderleri, dünyanın en eski askerî bandosu olan ‘Mehter’in sesiyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hoş geldin derken, önlerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı yüzyıllarını temsil eden tarihî üniformalı askerler duruyordu.Ne muhteşem bir tarihsel süreklilik hissi: Savaş sonrası dünyanın sembolü olarak 1949'da kurulan bir askerî ittifak, kökenleri on üçüncü yüzyıla uzanan bir askerî geleneğin müziği eşliğinde bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na giriyor.Mehter asla sıradan bir askerî bando değildi; bir silahtı. Osmanlı orduları Belgrad'a, Konstantinopolis'e, Rodos'a, Mohaç'a veya Viyana'ya doğru ilerlerken duyulan ilk şey, devasa ‘kös’ davullarının gök gürültüsüydü; ardından ‘zurnalar’ın keskin sesi, sonra pirinç trompetler ve çarpan zil sesleri geliyordu. Çünkü müzik sadece orduya eşlik etmiyordu, ordunun bir parçasıydı; amacı askerleri eğlendirmek değil, savaştan çok önce düşmana bir imparatorluğun bizzat onlara doğru geldiğini söylemekti.Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmalarından sonra Batı ordularının kademeli olarak Osmanlı davullarını, zillerini ve sözde ‘Türk usulü’nü benimsemesi tesadüf değildir; bu usul daha sonra Mozart, Haydn ve Beethoven'ın müziğine bile yolunu bulacaktı. Çünkü bazen tarih bir medeniyeti kılıçla fethetmez.Bir ritim yeter. Ve tam da bu yüzden bu töreni bu kadar büyüleyici buldum; kimse Osmanlı İmparatorluğu'nu canlandırmaya çalışıyor diye değil, Türkiye'nin büyük medeniyetlerin her zaman anladığı bir şeyi anladığını fark ettiğim için: Geçmiş bir yük değil, bir dildir ve o dili konuşmayı bilen uluslar tarihlerini sadece nutuklarla anlatmazlar.Çünkü bazen birkaç davul vuruşu yeter.”“Sen Türk olduğunu unutsan da düşman unutmaz.” Büyük Türk milliyetçisi ve Azerbaycan'ın eski Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey'in hafızalara kazınan bu sözü, tarihin ve jeopolitiğin değişmeyen bir gerçeğini vurgularken;Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Ey Yolcu şiirinde;“Mazisi yıkık milletin atisi olur mu?Ey yolcu, uyan! Yoksa çıkarsın ki sabaha:Bir kupkuru çöl var; ne ışık var, ne de vaha!”diyerek konuyu özetliyor.
Mehterin Hatırlattıkları
Ömer Yılmaz
Yorumlar