İnsanoğlu şu 70-80 senelik ömrünü mücadele ile geçirir, sonunda birkaç metre bez ile bu dünyadan göçüp gider. Doğumundan ölümüne kadar ha bire koşturur, çabalar, üzülür, sevinir, sever, sevilir. Binbir surat gibi binbir rol üstlenir. Çocuk olur, evlat olur, eş olur, anne-baba olur, kardeş olur, anneanne, babaanne, dede, komşu, dayı, amca, yeğen olur. Eleman olur, amir olur, memur olur, işçi olur. Asker olur, olur da olur; yeri gelir gazi olur, şehit olur. En sonunda ise tüm unvanları sıfırlanır, mevta olur.

İşte budur kısaca insanoğlunun yeryüzündeki tarihçesi. Çıplak geliriz dünyaya, 2-3 metrelik bir bez ile gideriz. Gideriz de gitmesine, arkamızda neler bırakırız; işte en önemlisi de budur. Düşünülmesi ve yapılması gereken de budur.

Eli ekmeğe yetişen bir bireyin doymaz bilmez nefsi, kendine envai türlü işler yaptırabilir. Haram, helal, doğru, yanlış demeden mal toplar; tapuları çoğalır, banka cüzdanları şişer. Sonuçta ölüm gelip çatar. Biriktirdiği servet kendine fayda etmez. Hatta ölüm kapısını çaldığında, bu günleri için yaptırdığı hastaneye yetişmesi bile nasip olmayabilir.

Dünya işte böyle bir imtihan yeridir. Kimi yemek beğenmezken kimi ekmek bulamaz. Açık büfede yiyecek beğenmeyenlere inat, çöplükte yiyecek arayanlar tam bir tezatlığı sergiler. Kıtlık ve bolluk adeta kardeş gibidir. Sevgi ve sevgisizlik, varlık ve yokluk, mutsuzluk ve mutluluk, sevinç ve gözyaşı, barış ve savaş, sağlık ve hastalık hep insanoğlunun hayatındadır ve müptelasıdır.

Şair , "Yaş Otuz Beş" şiirinde;

".....Neylersin ölüm herkesin başında uyudun uyanamadın olacak.Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında?Bir namazlık saltanatın olacak.Taht misali o musalla taşında." derken de:
"Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal,bâkî kalan bu kubbede bir hoşsadâ imiş." diyor.

İşte insanoğlunun hayat hikâyesinin özeti budur.

Bu bedenle fazla derine dalıp dünya için abayı yakmayalım.