“İnsanların arasında olmak mı daha zor, yalnız yaşamak mı?”
Bu soru, yalnızca bugünün insanının değil, asırlar boyunca gönlü yorulan insanların da taşıdığı bir sorudur.

Bazen insan kalabalıklardan yorulur.
Sözlerden, beklentilerden, menfaatlerden, kıskançlıklardan, vefasızlıklardan, yanlış anlaşılmaktan ve samimiyetsizlikten bunalır.
İyilik yaparsınız; karşılığında nankörlük görürsünüz.

Doğruyu söylersiniz; suçlu siz olursunuz.
Gönül verirsiniz; karşılığında kırılırsınız.

Bir süre sonra insan kendi kendine:
“İnsanlarla uğraşacağıma yalnız kalırım.”
demeye başlar.

İşte tam burada, asırlar önce yaşamış büyük bir sahabenin hayatı bize çok şey anlatıyor:


Ebû Zer el-Gıfârî…
Ebû Zer, dünyaya ve mala karşı mesafeli duruşu, doğruları söylemekten çekinmeyen karakteri ve sade hayatıyla tanınan bir sahabeydi.

Özellikle servet biriktirme ve toplumdaki israf anlayışı konusundaki sert eleştirileriyle öne çıktı. Şam'da bulunduğu dönemde bu düşüncelerini açıkça dile getirdi; hayatının son dönemini ise Rebeze'de geçirdi.


Onun hayatı bize şunu gösteriyordu:
Bazen hakikatin yanında durmanın bedeli yalnız kalmaktır.

Fakat Ebû Zer’in yalnızlığı, insanlardan nefret ettiği için seçilmiş basit bir yalnızlık değildi.
O, inandığı doğrulardan vazgeçmemiş bir insanın yalnızlığıydı.

Hz. Peygamber’in Ebû Zer hakkında, onun yalnız yaşayacağı ve yalnız öleceğine dair bir öngörüsünün bulunduğu rivayet edilir.

Bu rivayet, onun hayatının sonuyla birlikte daha da anlamlı hâle gelmiştir.
Nitekim Ebû Zer, Hicrî 32 yılında Rebeze'de vefat etti.

Vefatı sırasında yanında ailesinden birkaç kişi vardı.

Rivayetlere göre cenazesini kaldıracak ve kefenleyecek imkân dahi bulunmakta zorlanıldı.

Oradan geçmekte olan bir kafile durduruldu; kafilede bulunan Abdullah b. Mes'ûd'un cenaze namazını kıldırdığı ve Ebû Zer'in defnedildiği nakledilir.

Bu ayrıntıların farklı rivayetleri de bulunmaktadır.
Ne büyük bir ibret…

Hayatı boyunca dünyaya karşı mesafeli duran bir insan, dünyadan ayrılırken ardında büyük servetler bırakmadı.
Ne saraylar…
Ne servetler…
Ne gösterişli bir hayat…

Fakat geride bir duruş bıraktı.
Geride, “Doğru bildiğini söylemekten korkma.” diyen bir hayat bıraktı.


Geride, insanın sahip olduklarının değil, inandığı değerlerin onu büyüttüğünü gösteren bir örnek bıraktı.


FAKAT YALNIZLIK HER ZAMAN ÇÖZÜM DEĞİLDİR


Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir.
İnsanlardan yorulmak başka şeydir, insanlıktan vazgeçmek başka…
Bazen yalnız kalmak gerekir.

İnsan kendisini dinlemek, gönlünü toparlamak, Rabbine yönelmek ve hayatını yeniden gözden geçirmek için kalabalıklardan uzaklaşabilir.

Ama insanın yaratılışı, tamamen toplumdan kopmak üzerine değildir.

Çünkü hayat bir imtihandır ve bu imtihanın önemli bir bölümü insanlarla yaşarken gerçekleşir.
Bir yetimin başını okşamak…

Bir yaşlının hâlini sormak…
Bir hastanın kapısını çalmak…

Bir dertliyi dinlemek…
Bir gencin umudunu diri tutmak…
Bir çiftçinin alın terine sahip çıkmak…

Bir mazlumun yanında durmak…
Bir gönlü kırılmaktan kurtarmak…

Bütün bunlar insan olmanın sorumluluklarıdır.
İnsanlardan uzaklaşmak kolaydır.

Asıl mesele, insanların arasında kalıp gönlü kirletmeden yaşayabilmektir.


İNSANLARIN ARASINDA YALNIZLIK


Bugün belki de en büyük yalnızlığımız budur.

Eskiden yalnızlık, etrafında kimsenin bulunmamasıydı.

Bugün ise insanın etrafında yüzlerce kişi var ama gönlünü açabileceği bir kişi bulamıyor.
Telefon rehberimiz dolu…

Sosyal medya hesaplarımız kalabalık…

Mesaj kutularımız hareketli…
Ama gönlümüzü gerçekten soran kaç kişi var?

Kalabalıkların içerisinde yalnızız.
Konuşuyoruz ama anlaşılmıyoruz.
Dinliyoruz ama duymuyoruz.

Yan yana duruyoruz ama gönüllerimiz birbirinden uzak.
İşte gerçek yalnızlık biraz da budur.

İnsanların arasında olup insanlara dokunamamak…

İNSANLAR BİZİ YORABİLİR, AMA İNSANLIKTAN VAZGEÇMEYELİM

Elbette herkesle yakın olmak zorunda değiliz.

Herkese güvenmek zorunda da değiliz.
Bize zarar veren insanlardan uzak durmak, sınırlarımızı korumak ve gönlümüzü kötülüklerden muhafaza etmek gerekir.

Fakat birilerinin kötülüğü yüzünden iyilikten vazgeçmek doğru değildir.
Birileri bizi kırdı diye biz başkasının kalbini kırmamalıyız.

Birileri bizi yalnız bıraktı diye biz başkasının yalnızlığına seyirci kalmamalıyız.
Birileri iyiliğimizi unuttu diye biz iyilik yapmayı bırakmamalıyız.

Çünkü iyiliğin karşılığını her zaman insandan beklersek, insanlardan gördüğümüz vefasızlık bizi iyilikten uzaklaştırabilir.
Oysa gönül ehlinin yolu başkadır:

İyilik yapılır, karşılığı Allah’tan beklenir.
Bazen bir insanın hayatına dokunmak için kendi rahatınızdan vazgeçmeniz gerekir.

Bazen bir gönlü kazanmak için saatlerinizi vermeniz gerekir.

Bazen bir dertliyi dinlemek için kendi derdinizi bir kenara bırakmanız gerekir.
İşte insan olmanın asıl imtihanı burada başlar.

EBÛ ZER’İN YALNIZLIĞINDAN BUGÜNE

Ebû Zer’in hayatını sadece “yalnız yaşadı, yalnız öldü” cümlesine indirgemek, onun asıl mesajını kaçırmak olur.

Onun hayatında asıl dikkat çekici olan, yalnızlık değil; hakikatin yanında durabilme cesaretidir.
Bazen insan doğruyu savunduğu için yalnız kalabilir.

Bazen hakkı söylediği için dışlanabilir.
Bazen menfaate boyun eğmediği için kaybedebilir.

Ama insanın asıl kaybı, bütün bunlardan korkup doğrudan vazgeçmesidir.

Çünkü kalabalıkların alkışını kazanmak kolaydır.
Zor olan, herkes susarken doğruyu söyleyebilmektir.

Zor olan, menfaatin karşısında vicdanı tercih edebilmektir.
Zor olan, herkes dünyaya yönelirken gönlünü dünyaya esir etmemektir.

Ebû Zer’in hayatı, bize bu bakımdan güçlü bir ders bırakıyor.

ASIL YALNIZLIK NEDİR?

Belki de asıl soru artık şudur:
Yalnızlık mı daha zor, insanlarla yaşamak mı?
Cevabı kişiden kişiye değişir.

Ama bana göre asıl mesele yalnız kalmak veya kalabalıkta bulunmak değildir.

Asıl mesele, gönlümüzü nerede tuttuğumuzdur.
İnsan bazen çölde yalnızdır ama Rabbiyle beraberdir.

Bazen kalabalıkların ortasındadır ama gönlü bomboştur.
Bazen yanında hiç kimse yoktur ama duası vardır.

Bazen etrafında yüzlerce insan vardır ama kendisini anlayan bir gönül bulamaz.

Demek ki yalnızlık sadece mekânla ilgili değildir.
Yalnızlık biraz da gönül meselesidir.

Bu yüzden ne insanlardan tamamen kaçalım ne de her insanın peşinden gidelim.

Gönlümüzü Allah’a bağlayalım.
İnsanlara karşı iyiliğimizi koruyalım.
Bizi kıranlara rağmen kırmamayı öğrenelim.
Bizi anlamayanlara rağmen anlamaya çalışalım.

Ve insanlardan gördüğümüz her vefasızlığı, kendi gönlümüzde yeni bir vefasızlığa dönüştürmeyelim.


İnsanlarla yaşamak zordur.
Çünkü insan vardır, gönlünüzü yorar.
İnsan vardır, sözleriyle incitir.

İnsan vardır, iyiliğinizi unutur.
İnsan vardır, sizi anlamadan hüküm verir.

Ama yine insan vardır ki…
Bir sözünüzle umut bulur.

Bir tebessümünüzle gönlü ferahlar.
Bir duanızla ayağa kalkar.

Bir iyiliğinizle hayata yeniden tutunur.
İşte bu yüzden:
İnsanlardan yorulabiliriz; fakat insanlıktan yorulmamalıyız.

Yalnız kalabiliriz; fakat yalnızlığı bir kin ve küskünlük hâline getirmemeliyiz.

Kalabalıklardan uzaklaşabiliriz; fakat gönlümüzü insanlara kapatmamalıyız.

Çünkü bu dünyada hepimizin ardında bırakacağı bir iz var.

Kimi servet bırakır.
Kimi makam…
Kimi şöhret…
Kimi ise bir insanın gönlünde unutulmayacak güzel bir hatıra…

Ve belki de insanın dünyadan giderken yanında götürebileceği en kıymetli şey, bir gönülde bıraktığı iyilik izidir.

Ebû Zer’in hayatından bize kalan en güçlü derslerden biri de budur:

Hak bildiğin yolda yalnız kalmaktan korkma; fakat yalnız kaldığın için insanlıktan da vazgeçme.
Çünkü bazen insanlardan uzaklaşmak nefes almaktır.

Ama insanların acısını, derdini ve yalnızlığını görmezden gelmek başka bir şeydir.

Asıl marifet, kalabalıkların içinde kaybolmadan yaşamak; yalnızlığın içine hapsolmadan iyiliği çoğaltmaktır.


Ve belki de gerçek yalnızlık;
insanların arasında olup hiçbir gönle dokunmadan yaşamaktır.