Atalarımız boşuna söylememiştir: “Su uyur ama düşman uyumaz.” Bu söz, sadece bir deyim değil; yüzyılların tecrübesiyle yoğrulmuş bir devlet aklıdır.
Atalarımız boşuna söylememiştir: “Su uyur ama düşman uyumaz.”
Bu söz, sadece bir deyim değil; yüzyılların tecrübesiyle yoğrulmuş bir devlet aklıdır.
Ancak bugün sormak zorundayız! Bu sözü hatırlayan kaç yetkili var?
Daha da önemlisi, bu sözü anlayan, gereğini yapan kaç kişi var?
Atasözleri, günü kurtarmak için değil; geleceği inşa etmek için söylenmiştir.
Dün için değil, bugün ve yarın için…
Ama ne yazık ki ülkemizde yaşanan her büyük olumsuzluğa baktığımızda ortak bir tabloyla karşılaşıyoruz: Mahmurluk!
Yetkililerin, kurumların, sorumluluk makamında olanların rehavete kapıldığı anlarda; mutlaka bir bela, bir musibet kapımızı çalmıştır.
Terörle mücadele dönemlerine bakın…
Ortalık biraz sakinleştiğinde, “tehlike geçti” algısı oluştuğunda, kurumların gevşediği anlarda; “terör” yeniden baş göstermiş, daha büyük acılar yaşanmıştır.
Çünkü düşman uyumaz. Düşman, sizin uyumanızı bekler.
Atasözleri bu yüzden kıymetlidir.
Mesela “Sakla samanı, gelir zamanı.” Denmiş.
Atalarımız samanın en kıymetli yem olmadığını elbette biliyordu. Ama bu sözle bize tasarrufu, tutumlu olmayı, her şeyi değersiz sanmamayı öğrettiler.
Samanı küçümsemek ne kadar yanlışsa, değeri sonradan anlaşılan unsurları yok saymak da o kadar yanlıştır.
Bugün hayvancılıkta bile bunun karşılığı var.
Büyükbaş hayvanlara sadece yüksek besin değerli ama hacmi düşük yemler verildiğinde ne olur? İşkembe küçülür, denge bozulur, hastalık baş gösterir.
Hatta dünyada Deli Dana Hastalığı, otçul hayvanlara etçil ürünler yedirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Kemik unu, kan ve doğasına aykırı beslenme…
Sonuç: Felaket! Olmuştur.
Bu örnek bile bize şunu söylüyor: Doğaya, fıtrata, dengeye aykırı her uygulamanın bedeli ağır olur.
Buradan tekrar atasözlerine dönelim.
Türk milletine mahmurluk, keyfilik, vurdumduymazlık asla yakışmaz.
Üç tarafı denizlerle çevrili, dört mevsimin yaşandığı bu kutlu topraklarda “yan gelip yatmak” gibi bir lüksümüz yoktur.
Çünkü; bu coğrafya, tarihin her döneminde iştah kabartmıştır.
Yakın zamanda Libya Genelkurmay Başkanı ve beraberindeki heyetin ülkemizi ziyaret ettikten sonra ülkelerine dönüşte Ankara sınırları içinde yaşadığı elim uçak kazası hepimizi derinden üzmüştür.
Şehit olan misafirlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz.
Ancak her acı olaydan sonra sadece üzülmek yetmez; ders almak zorundayız!
Uçak kazası ve benzeri tür hadiseler, uluslararası arenada ülkemiz hakkında olumsuz söylemlerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlar. Bu kaçınılmazdır.
Peki bu süreçte ne oluyor?
Ülkemizin güvenliği konuşulurken, TBMM’de insansız hava araçları üzerinden siyasi çekişmeler yaşanıyor. Daha dün sınırlarımıza giren tehditler tartışılırken, bugün bazı siyasetçiler meseleyi patates-soğan fiyatına indirgemeye çalışıyor.
Elbette halkın geçim derdi önemlidir.
Ama pazardaki fiyatları bahane ederek;
İHA’ları,
SİHA’ları,
KAAN’ı,
KIZILELMA’yı, görmezden gelmek; ülkenin savunma vizyonunu küçümsemek, en hafif tabirle sorumsuzluktur.
İktidar hırsı;
Aklın önüne geçtiğinde;
Değerler ayaklar altına alındığında;
Devlet refleksi zayıfladığında; işte o zaman mahmurluk başlar.
Ve mahmurluğun bedelini her zaman millet öder.
Atalarımız “Su uyur ama düşman uyumaz” derken, tam da bugünü işaret ediyordu.
Yedi cihana hükmeden Osmanlı İmparatorluğu, dış düşmanlardan çok iç gaflet yüzünden yıkıldı!
Bugün hâlâ emekleme döneminde olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerin 24 saat çalıştığını unutmamak gerekir.
Cumhuriyetle övünüyoruz, haklıyız.
Ama Osmanlı’nın neden yıkıldığını anlamadan övünmek, eksik bir bakıştır.
Bir tarihçinin şu sözü ibretliktir: “Yeryüzünde dedesinin mezar taşını okuyamayan tek millet Türk milletidir.” Diyor!
Gerçekten de soralım:
Niksar’ın fatihi Melik Danişment Gazi’nin türbesi çevresindeki mezar taşlarını okuyabilen kaç kişi var?
100 yıl önce vefat eden dedelerimizin mezar taşlarını anlayabilen kaç insan kaldı?
Geçmişini okuyamayan bir millet, geleceğini sağlam yazamaz.
Bir de şu acı gerçek var:
Toplum olarak balık hafızalıyız.
Yaşananları çabuk unutuyor, dersleri yarım alıyoruz.
Oysa her olumsuzluk, bir uyarıdır.
Her kazanım, korunması gereken bir emanettir.
Üç tarafı denizlerle çevrili bu ülkede,
dört bir yanımızda düşmanlar varken,
rehavete kapılma lüksümüz yoktur.
Unutmayalım:
Su uyur.
Ama düşman asla uyumaz.
Ve bu gerçeği unutan milletler, tarihten silinmeye mahkûm olur.