Lise yıllarında bir
hocamız, bir gün sınıfa girip tahtaya şu soruyu yazmıştı:
“Bir ülkenin kalkınmasında tarım mı, sanayi mi önceliklidir?”
Ardından sınıfa dönüp, “Bu konuda konuşmak isteyen var mı?” diye sormuştu.
Sınıfta derin bir sessizlik hâkimdi. Sanki kimse duymamış, işitmemiş ya da böyle bir soru hiç sorulmamıştı.
Bir süre sonra hocamız, ön sıralarda oturan iki öğrenciyi benim ile birlikte bir arkadaşımı tahtaya kaldırdı.
Bildiğimiz kadarıyla konuşmamızı istedi. Biz de o gün, tüm samimiyetimizle tarımın öneminden bahsettik. “Tarım olmazsa olmaz” dedik.
Çünkü hayatın temelinde üretim vardı ve üretimin özü de topraktı.
Hocamız bizi dikkatle dinledikten sonra şu cümlelerle söze noktayı koydu:
“Tarım olmadan ayakta kalamazsınız.
Sanayi olmadan zenginleşemezsiniz.
En doğru ifade şudur: Tarım köktür, sanayi gövdedir. Kök sağlam olmazsa ağaç ayakta durmaz.”
Bu sözler, o gün zihnimizde bir iz bıraktı. Ardından bu konuyu tüm sınıfa ödev vererek, bir sonraki derse hazırlıklı gelmemizi istedi.
Aradan yıllar geçti…
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o dersin sadece bir sınıf içi tartışma olmadığını, aslında bir ülkenin kaderini belirleyen temel bir gerçeği işaret ettiğini daha iyi anlıyoruz.
Bir ülkenin kalkınmasını tek bir alana indirgemek, büyük bir yanılgıdır. Çünkü kalkınma; üretim, teknoloji, insan kaynağı ve doğal kaynakların dengeli bir şekilde yönetilmesini gerektirir.
Tarım, insanlığın en eski ve en vazgeçilmez faaliyetidir. Gıda güvenliğinin teminatıdır. Toprak üretmezse, şehirler aç kalır.
Tarım; sadece çiftçinin değil, tüm toplumun sigortasıdır. Kriz zamanlarında ilk sığınılan alan yine tarımdır.
Ancak tek başına tarım, bir ülkeyi güçlü ve rekabetçi kılmaya yetmez. İşte bu noktada sanayi devreye girer. Sanayi; katma değer üretir, istihdam sağlar, teknolojiyi geliştirir ve ülkenin ekonomik gücünü artırır.
Tarım ürünlerini işleyen, depolayan, pazarlayan ve dünya ile rekabet edebilir hale getiren de yine sanayidir.
Yani tarım ile sanayi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda, bu dengeyi çok iyi kurduklarını görürüz. Tarımı ihmal etmeden, sanayiyi büyüten; sanayiyi geliştirirken tarımı da modernleştiren ülkeler sürdürülebilir kalkınmayı yakalamıştır.
Bizim gibi tarımsal potansiyeli yüksek ülkeler için ise bu denge çok daha kritiktir. Çünkü toprağını kaybeden, aslında bağımsızlığının bir kısmını da kaybeder.
Ama sanayisini geliştiremeyen de refahını artıramaz.
Sonuç olarak; mesele “tarım mı, sanayi mi?” sorusuna birini seçerek cevap vermek değildir.
Asıl mesele, bu iki alanı birlikte ve dengeli bir şekilde geliştirebilmektir.
Unutulmamalıdır ki:
Kökü zayıf olan bir ağacın gövdesi ne kadar güçlü olursa olsun ayakta kalamaz.
Ama gövdesi olmayan bir kök de tek başına bir anlam ifade etmez.
Gerçek kalkınma; kökü sağlam, gövdesi güçlü bir yapı kurabilmektir.
Ve belki de yıllar önce hocamızın söylediği o cümle, bugün hâlâ en doğru rehberdir:
“Tarım köktür, sanayi gövdedir.”