Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada “Üniversite Fabrika Değildir: Bilim mi, Ticaret mi?” başlıklı bir paylaşımı şaşkınlıkla okudum.

Sayın Rektörümüzün yerel gazeteciler ve medya mensuplarına yönelik Kampüs Gezisi ve Üniversitenin Yeni Birimlerinin Tanıtım Programı’nın ve bu yönde çıkan haberlerin hemen ardından böyle bir yazının paylaşımın yapılması, doğrusu üzerinde düşünülmesi gereken bir zamanlama olarak dikkat çekmektedir. Yazının zamanlamasının tesadüfi olmadığını, bilinçli bir tercihle ortaya konulduğunu düşünüyorum.

Söz konusu paylaşım “üniversite ticari işletmeye dönüşmemeli” uyarısında bir noktada haklı; fakat “üniversitenin üretim yapması” ile “üniversitenin ticari işletme mantığıyla yönetilmesi” arasındaki farkı yeterince kuramıyor. Paylaşım mevzuat ve üniversitelerin eğitim–araştırma–toplumsal katkı işlevleri açısından incelediğinde, paylaşımın temel kaygısının dikkat çekici ancak vardığı çerçevenin fazla dar ve bazı yönleriyle eksik olduğu görülüyor.

Bir üniversitenin kendi enerjisini üretmesi, gastronomi alanında araştırma ve eğitim yaparken ürün geliştirmesi, öğrencileri üretim sürecine dâhil etmesi ve mevzuata uygun biçimde bu ürünleri satması, tek başına “üniversitenin fabrikaya dönüşmesi” anlamına gelmez. Üniversitedeki ”Hijyen Lab”, “ TOGÜ Şifa”, “Kurutma Sahası”, “TOGÜ Mutfak”, ,”Üzüm Serası”, “Patates Serası”, “Süt İşleme Tesisi” bunun örnekleridir.Kaldı ki, mevcut yükseköğretim mevzuatı zaten belirli koşullarda bu tür faaliyetleri mümkün ve hatta üniversitenin uygulamalı eğitim/toplumsal katkı işlevleriyle uyumlu görüyor.

Bu makalenin en önemli eksikliği, üniversitenin “üretim” görevini yeterince dikkate almıyor oluşudur. Oysa 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu üniversitelerin görevlerini sadece eğitim ve bilimsel araştırmayla sınırlamıyor. Kanun; üniversitelerin toplumun ihtiyaçlarına yönelik eğitim ve araştırma yapmasını, sonuçlarını toplum yararına sunmasını; yörelerindeki tarım, turizm ve sanayi gibi sektörlerin gelişmesine katkıda bulunmasını, üretimde artışı sağlayacak çalışma ve programlar yapmasını ve uygulamasını ve uygulamalı eğitim esaslarını geliştirmesini açıkça görevleri arasında sayıyor. Aynı maddede döner sermaye işletmelerinin kurulması ve verimli çalıştırılması da üniversitenin görevleri arasında yer alıyor.

Dolayısıyla paylaşımdaki: “Üniversiteler üretime ve ekonomik hayata katkı sunmalı; ancak fabrika gibi değil, bilim yuvası olarak üretmelidir” cümlesi retorik olarak güzel; fakat “üretim” ile “üniversite” sanki birbirine karşıt kavramlarmış gibi bir izlenim oluşturuyor. Oysa kanunun yaklaşımı daha farklı: Bilgi-araştırma - uygulama - üretim - toplumsal fayda zinciri üniversitenin görevleri arasında kurulabiliyor.

Döner sermaye konusunda makaledeki yaklaşım fazla ihtiyatlı. Oysa bu konudaki mevzuat oldukça açık; 2020 tarihli Yükseköğretim Kurumları Döner Sermaye İşletmelerinin Kurulmasına İlişkin Yönetmelik, döner sermaye işletmelerinin bilimsel görüş ve proje üretmesini, araştırma ve uygulama yapmasını, bilimsel sonuçların uygulanmasını sağlamasını, eğitim ve öğretim faaliyet alanları ile sınırlı olarak mal ve hizmet üretmesini öngörüyor. Daha da önemlisi, aynı yönetmelik üretilen mal ve hizmetlerin satışından gelir elde edilmesini açıkça düzenliyor. Ürünlerin fiyatlandırılmasında piyasa fiyatlarının dikkate alınması, sosyal nitelikli hizmetlerde ise kamu yararının gözetilmesi öngörülüyor.

Bu nedenle: “Üniversite ürün üretip ücret karşılığı satarsa ticarete girer” şeklindeki yaklaşım tek başına doğru değildir. Doğru soru şudur: Bu üretim, üniversitenin eğitim, araştırma ve uygulama alanıyla bağlantılı mı ve üniversitenin asli faaliyetlerini aksatıyor mu?

İlgi alanıma girdiği için ilgilendiğim ve izlediğim TOGÜ Mutfak’ da ki gastronomik ürün üretimi örneği tam da mevzuatın izin verdiği modele oturuyor. Model şöyle: öğrenci eğitim alıyor → akademisyen araştırıyor → ürün geliştiriliyor → üretim yapılıyor → kalite / hijyen kontrol ediliyor → öğrenci uygulama yapıyor→ gerçek tüketiciye sunuluyor → gelir elde ediliyor. Bu, klasik anlamda “sadece ticaret yapmak” tan oldukça farklıdır. Özellikle Gastronomi ve Mutfak Sanatları, Aşçılık, Gıda Mühendisliği, Beslenme ve Diyetetik, Tarım, Biyoteknoloji, Kimya Mühendisliği gibi alanlarda gerçek üretim ortamı eğitim açısından son derece anlamlıdır.

Dahası, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi'nin kendi resmi açıklamalarında bunun somut bir örneği zaten görülüyor. TOGÜ' nün Tokat Meslek Yüksekokulu Aşçılık Programı kapsamında “TOGÜ – Tokat Gastronomi Ürünleri” markasıyla döner sermaye üzerinden üretim ve satış modeli kurulmuş üniversite, öğrencilerin uygulamalı eğitim kapsamında üretime katıldığını ve ürünlerin üniversite içindeki tüketimin yanı sıra dış taleplere de sunulacağını açıklamış. Bu nedenle bu üretim modeli Türkiye'de ve bizzat TOGÜ' de uygulanabilen bir üniversite-üretim-eğitim modelinin örneğini oluşturuyor.

“Yöre insanına satmak” da kendi başına sakıncalı değildir. Ekşi mayalı, glütensiz ürün satmanın aynı zamanda bir kamu yararı boyutu yok mudur? Üniversite: “Yerel ürünleri bilimsel olarak geliştiriyor, sağlıklı hale getiriyor, standardize ediyor ve halka sunuyor” ise bu, üniversitenin toplumsal katkı göreviyle ilişkilendirilebilir.

Dolayısıyla mesele: “Satabilir mi?” değil; “Nasıl satıyor, hangi amaçla üretiyor, maliyeti nasıl hesaplıyor, gelir nereye gidiyor, kamu kaynağı nasıl kullanılıyor ve süreç şeffaf mı?” meselesidir.

TOGÜ’ de “Sağlıklı gastronomi ürünü” üretmenin çok güçlü bir akademik boyutu da var. Ve başlıkta sözünü ettiğim makale bence bu boyutu hiç yakalamıyor. Bir üniversite örneğin; sadece ekmek, kurutulmuş gıda üretimi-paketlemesi, hijyen ürünleri “üretmiş” olmaz. Takip ettiğim kadar TOGÜ’ de “Yerel ürün + gıda bilimi + beslenme + gastronomi + tarım + hijyen+ sürdürülebilirlik + öğrenci eğitimi + standardizasyon” modeli kurulmuştur.

Örneğin bu sistemde üniversite; yerel hammaddeleri araştırabilir, besin değerlerini analiz edebilir, daha sağlıklı reçeteler geliştirebilir, tuz/şeker/katkı oranlarını optimize edebilir, glütensiz veya özel beslenmeye uygun ürünler geliştirebilir, raf ömrünü inceleyebilir, ambalaj ve etiketleme araştırması yapabilir, duyusal analiz gerçekleştirebilir, yerel gastronomik mirası standardize edebilir. Bu az şey mi? O zaman ortaya çıkan şey basitçe “üniversitenin sattığı yiyecek” değil, “üniversitede araştırma ve eğitim yoluyla geliştirilen, toplumla buluşturulan ürün” olur.

Hijyen konusunda makalenin söylemesi gereken şey “sakıncalıdır” değil, “kuralları vardır” olmalıdır. Çünkü üniversite gıda üretiyorsa, “nasıl olsa üniversite” diye gıda mevzuatından muaf değildir. 5996 sayılı Kanun ve ilgili yönetmelikler gıda işletmelerine hijyen, güvenilirlik, kayıt/onay ve kontrol yükümlülükleri getiriyor. Gıda üreten işletmeler için kayıt prosedürleri de ayrıca düzenlenmiş durumda.

Dolayısıyla: Üniversite gıda üretemez demek yanlıştır. Doğrusu: Üniversite gıda üretebilir; ancak diğer gıda işletmeleri gibi ilgili gıda güvenliği, hijyen, kayıt/onay ve izlenebilirlik kurallarına uymak zorundadır. Nitekim TOGÜ' nün “TOGÜ-Tokat Gastronomi Ürünleri” projesi için İl Tarım ve Orman Müdürlüğünden işletme kayıt belgesi aldığı da üniversitenin kendi kayıtlarında yer alıyor.

Üniversitenin kendi enerjisini üretmesi daha da farklı bir konudur. Burada “fabrika” benzetmesi daha da zayıf kalıyor. Bir üniversitenin kampüsünün çatısına veya uygun alanlarına güneş enerji sistemleri kurarak kendi elektrik ihtiyacını karşılamaya çalışması, öncelikle: enerji verimliliği + sürdürülebilirlik + karbon azaltımı + maliyet yönetimi + uygulamalı eğitim meselesidir.. Dolayısıyla “üniversite kendi elektriğini üretiyor = ticari fabrika mantığı” şeklindeki genelleme doğru olmaz. Hatta mühendislik öğrencileri açısından kampüsün kendisi bir “yaşayan laboratuvar” haline getirilebilir.

Burada özellikle şu hususu söylemek gerekir. Elbette bir üniversitenin ticari faaliyetleri asli amacı desteklediği sürece anlamlıdır. Çünkü mevzuat da döner sermaye faaliyetlerinin üniversitenin esas faaliyetlerini aksatmamasını şart koşuyor. Yani şu model doğru değildir: “Ürün satıyoruz, o halde ne kadar çok ürün satarsak o kadar başarılı üniversiteyiz.”

Ama şu model gayet anlamlıdır: “Eğitim veriyoruz, araştırma yapıyoruz; araştırmalarımızı uygulamaya geçiriyor, öğrencilerimizi gerçek üretim süreçlerinde yetiştiriyor ve ortaya çıkan ürünleri topluma sunuyoruz.”

Sözünü ettiğim sosyal medya paylaşımındaki asıl problem: İki şeyi birbirine karşıt kuruyor. Paylaşım genel olarak şu ikiliği kuruyor: Üniversite = bilim, Fabrika = ticaret. Oysa modern üniversite modeli bundan daha karmaşıktır ve doğru denklem; Üniversite = Eğitim + Araştırma + Uygulama + Üretim + Toplumsal Katkı + Girişimcilik olmalıdır. Ve üretim bunları besliyorsa, hatta öğrencinin eğitimini gerçek hayata taşıyorsa, sorun değil; tersine üniversitenin topluma dokunan yönlerinden biri olabilir.

Paylaşımın başlığı da sorunludur; “Üniversite Fabrika Değildir: Bilim mi, Ticaret mi?” başlığı tartışmayı daha baştan iki kutba ayırıyor. Oysa daha güçlü bir başlık var; “Üniversite Fabrika Değildir; Ama Üretmekten de Vazgeçemez” veya “Bilim Üretir, Bilgi Üretir, Ürün de Üretir: Üniversitenin Yeni Rolü”

Bu nedenle tartışmayı “Üniversite ticaret yapmalı mı, yapmamalı mı?” ekseninden çıkarıp “Üniversitenin üretimi hangi koşullarda eğitim, bilim ve kamu yararına hizmet eder?” eksenine taşımak çok daha doğru olur.